21-22 haziran 2008 tarihlerinde santralistanbul'da gerçekleşen, 1.günü hakkında hiçbir şey bilmesem de 2.gününde çok çok eglendiğim, deli gibi dans ettiğim festivaldir. iyi bir organizasyon örnegidir, 50.lik biraya 5 ytl vermenin ne iyi olduğunu düşündürendir, (bkz: uni rock open air festival) ses sistemi iyi olan, bilgi üni. için kullanılan taksim shuttlelarıyla ulaşım kolaylığı sağlayan planlanmış işler bütünüdür.
evden üsküdar'a inip eyüp motoru kullanarak ulaşacağımız sütlüce'ye değin üzerinde olduğumuz haliç'in bok kokusu, bok rengi suyun içinde yüzen çocuklar, bacaklarını suya sokup serinlemeye çalışan teyzeler, ne kadar 'su'ysa artık o 'şey'... sütlüce'de yenilen uykuluk'la kendimize gelmece ve taksiye atlayıp nihayet elektrik santraline ulaşmaca.
bir okul kampüsü için inanılmaz bir şey müze olarak şekillenen tarihi santralin ve öğrenci işlerinin de sergilendiği modern sanat müzesinin hemen yanında bir yerde olmak, derslikler arasında gayet nezih restaurantların bulunması. öte taraftan dışarı çıkıldığında 50 metre ilerde oturan insanların yaşantılarıyla öyle koca bir tezat ki aradaki. zira bilgi üniversitesinin dolapdere ve kuştepe kampüslerindeki örneklerle de bu tezat tescillenmişti. bilen bilir, dolapdere kampüsü içinde bir gecekondu vardır hala, amcanın yıktırmadıgı, önünde beyaz atletlerin çamaşır ipine asılı durduğu, turistlerin, erasmus ögrencilerinin önünde foto çektikleri... istanbul böyle bir yer işte...
ögrenci bileti olup ögrenci kimliği olmayan arkadaştan aradaki farkı ödeyerek tam bilet alması saglandı, dogrusu gerekli bir hareketti, zira festival hakikaten ucuzdu onca grup ve organizasyonun sağlamlığı göz önünde bulundurulursa.
selim sesler benim için çok özeldir, en çok eglenecegime inandıgım grup da onlardı ve gevende'den sonra gözüküyorlardı, lakin ya çıkmadılar ya da gevende'den önce çıktılar ve biz kaçırdık. her ne oldugunu bilmiyorum ama benim için tek hayal kırıklıgı 1.5 yıl sonra selim abi'yi izleyecegimi umup izleyememek oldu...
gevende şeker gibi bir grup, hem özgün, hem yenilikçi, handiyse zaman zaman saykodelik, daha evvel hal'de izlediğim grup beni yine memnun etti kısacası ancak bi yerden sonra baydık çünkü bir an evvel dans etmek istiyorduk. zira 2 günlük metalik yorgunluk ve kafa sallayıp boyun agrımacanın üstüne ayakta duracak halimiz yoksa da kurtlarımızı dökesimiz vardı *
sonra liseden canım arkadaşlarım geldi, ilk biralarımızı aldık, muhabbet ettik ve derken selim sesler beklerken baba zula sahnede yerini aldı, onları da izleyeli daha 1 ay olmuştu lakin baba zula'yı her gün izlesem sıkılmam herhalde. bu kadar keyifle çalan, bu kadar güzel müzik yapan bir grup ve anlattıgı hikayelerle agır agır konuşmasıyla ortama renk katan murat ertel gibi bir adam daha yok sanıyorum. yine 2 dansçı kızımız vardı ve hakikaten kostümleriyle, danslarıyla, mimikleriyle her ikisi de çok iyiydi. murat ertel sahnede mikrofondan mikrofona koşturması, kolonun üstüne çıkıp konuşması ve haliç'in bok kokusuna lafı giydirmesiyle takdire şayandı. özgür ruh'la tavus havası'yla muazzam konserdi. çok keyif aldım her baba zula tecrübemdeki gibi...
miss platnum izlerken sıkıntıdan gebereceğimi düşünüyordum ancak hareketli parçalarıyla iyi bir performans sergilediler onlar da. mercedes benz çalarken herkes kopmuştu zaten. vokalist ablalar pek güzellerdi hakikaten, feminen sözleri ve tavırlarıyla izleyiciyi sürekli ayakta tuttular. bir ara kızların çekilip arka taraftaki üflemelilerin çalmalarıyla konserin doruk noktası yaşandı, şahsen "oh be" dediğimi anımsıyorum *)
en iyisi de sonrasındaki shantel'di işte, babylon sahnesinden aşina oldugum ve evimde marko i shantel'le sürek halde eglendiğim grup hakikaten pek iyiydi. disco particani'yi 2 defa çaldılar, biste vokal abi türk formasıyla çıktı, herkes hoplayıp zırlıyordu artık, sahnede çok uzun kaldılar ve hiç hız kesmediler. shantel'den sonra "eee seran, sen git bi dark tranquillity izle" diyenlere, "amaaaan, izledim ben onları" falan demeye başlamıştım artık, o kadar iyiydim yani...
herkes için beklenen an gogol bordello'ydu elbette lakin ben yorulmuştum kaç günün yorgunluğuyla geceyi bitirebilir miyim derken, şarkılarla kendime geldim ve sahnedeki 8 insanın eglenmeleri ve önümdeki kızın zıplayıp zıplayıp ayagıma basmaları karşısında ben de kendimi kaybetmeye başladım... tam o sırada, lanet olsun ki midem ağrımaya başladı ama nası ağrı, hareket edemiyorum. e ben hareket etmeyince öndeki kız ayagıma basmaya ve arkamdaki çocuk kafama çarpmaya devam ediyor. bu arada 3. sırada falan, bayagı öndeydik ve hareket edecek epey alanımız vardı ancak gogol'da insanlar kaptırmamak için çıkmadıgımız yerimize hücum etmişlerdi ve artık güçlükle nefes alınan bu kalabalıkta bir de herkes coşup el kol sallıyordu.
işte mide agrısı derken gogol'un bir saatlik performansı sonunda çimlere uzanmaya gittim, o arada sızıp kalmışım, konser sonrası telefon titreşimini hissetmemiş ve arkadaşı meraktan öldürmüşüm. daha beteri nemli olan çimler bir de böbreklerimi üşütmeme sebep oldu, uyandım donuyorum filan... sonu kötü de olsa şahane festivaldi, taksim'de yedigimiz ıslaklar ve içtigimiz limonatalarla durumu toparlayabildik neyse ki... sonra da yatakta uyku ve azalan bel agrısı... *
24 Haziran 2008 Salı
uni rock open air festival
20-21-22 haziran 2008 tarihlerinde maslak parkorman'da gerçekleşmiş olan festivaldir. biz de sabahın erken saatlerinde kalkıp, izmir ve ankaralı arkadaşlarımızla konser alanına gitmiş, çadırımızı kurmuş, içkilerimizi yudumlamaya başlamışızdır. *
efendim parkorman'da gerçeklenen her festivalde, konserde, etkinlikte olduğu üzre fiyatlar korkunçtu! 33.lük biraya 6 ytl vermek suretiyle, * içeri kendi yöntemlerimizle votka sokabilmişliğimize çok sevindik. zira aramalar pek sertti, tütünüme çarşafıma laf etmezken ağrı kesicimi adını bilmediği gerekçesiyle aldı cebe indirdi kapıdaki abla... canı sağ olsun... bunlar bir yana içeride açlıktan agzımız koktu, çünkü bir köfte ekmek 6 lira, pogaca 2 lira, salata tabagı 13 lira filandı... dışarı giriş çıkış için belli saatler var, bir sürü saçmalık... tüm bu organizasyonel problemler dışında biz halimizden memnunduk.
cuma obstinacy izleyerek başlayan eglenceyi şahane catafalque izledi, sonrasında obstinacy kardeşlerimizle çadırda muhabbet, arabada maç dinleme keyfinden sonra (ki maçı izlemek için bile parkorman hükümeti (!) 8 ytl para istiyordu!!!) opeth sahneye çıktı ve keyfimiz iyice yerine geldi. blackwater park, deliverance, damnation ve son albümden parçalarla konseri götürdüler, yeni gitariste selam çaktık, mikael'in sohbetiyle gülüp eglendik derken uyku tulumlarımıza ilerledik. *
ertesi gün sarıyer'de börek yiyerek aç kalmamayı garantileyecekken, ben üstüne bahçeköy'de mangal yapıp köfteleri götürerek karnımı iyice şişirdim * sonra... alana dönmece, çadırda saçmalamaca, beleşe ele geçirilen biralar ve derken malt sahne aldı bence festivale çok uygunsuz ama performansları epey iyi olan gruptu malt. metallica'dan iki parçayla epey coşturdular, iyi götürdüler. ve orphaned land'le ertesi gün efes pilsen one love festival 7'de göbek atmacamızın hazırlıklarına başladık * israilli harbiden de oryantal metal yapan güzide grubun sahnesi çok iyi, bizi en çok memnun eden gruplardan oldular, vokalist "seviyoruz türkiye" ile selamladı bizi, sonrasında el moad na'ala gibi eskilerden çalarak yüzümüzü güldürdüler, derken türkiye atkılarını boyunlarına geçirip başarı dileyip erkin koray'ın estarabim cover'ını çaldılar, konserin doruk noktasıydı galiba, hepimiz eglendik. bu arada biz bir ara "halay mı çeksek?" diye konuşurken, arka tarafımızdaki genç delikanlılar halay çekiyorlardı, epey güldük. (daha sonra one love'da miss platnum apla ve siyahi kızlarımızda halay çekince daha çok gülecektik *)
pentagram standart performanslarını sergiledi, daha 1 ay evvel şenliklerde (msü) en önden izlemiş olmama ragmen yeniden izlemeye ve bagıra bagıra eşlik etmeye hazırdım. testament ise olması gerektiği gibi bir performans sergileyip tam da beklenen parçaları çalmalarıyla beraber nedense hiç de heyecanlandıgım kadar etkilemedi beni. sanırım dorock'ta oturup bira içerken kliplerini izlemek daha keyifli oluyordu... cüssesi benden küçük bir kızcagızın pogo yapıp önümüze geçmesi de konserin enteresan noktalarından biriydi sanırım *
ertesi gün hepsi daha evvel izlediğim şahane gruplar olan soul sacrifice, bahadır abimizin moribund oblivion'ı ve muhteşem dark tranquillity sahne alacaktı lakin ben çoktan kararımı vermiş ve bütün dark tranquillity izleme istegime ragmen santralistanbul'a gitmek üzere çadırımı toplamaya koyulmuştum...
[seran | 25/6/2008 00:20 ]
efendim parkorman'da gerçeklenen her festivalde, konserde, etkinlikte olduğu üzre fiyatlar korkunçtu! 33.lük biraya 6 ytl vermek suretiyle, * içeri kendi yöntemlerimizle votka sokabilmişliğimize çok sevindik. zira aramalar pek sertti, tütünüme çarşafıma laf etmezken ağrı kesicimi adını bilmediği gerekçesiyle aldı cebe indirdi kapıdaki abla... canı sağ olsun... bunlar bir yana içeride açlıktan agzımız koktu, çünkü bir köfte ekmek 6 lira, pogaca 2 lira, salata tabagı 13 lira filandı... dışarı giriş çıkış için belli saatler var, bir sürü saçmalık... tüm bu organizasyonel problemler dışında biz halimizden memnunduk.
cuma obstinacy izleyerek başlayan eglenceyi şahane catafalque izledi, sonrasında obstinacy kardeşlerimizle çadırda muhabbet, arabada maç dinleme keyfinden sonra (ki maçı izlemek için bile parkorman hükümeti (!) 8 ytl para istiyordu!!!) opeth sahneye çıktı ve keyfimiz iyice yerine geldi. blackwater park, deliverance, damnation ve son albümden parçalarla konseri götürdüler, yeni gitariste selam çaktık, mikael'in sohbetiyle gülüp eglendik derken uyku tulumlarımıza ilerledik. *
ertesi gün sarıyer'de börek yiyerek aç kalmamayı garantileyecekken, ben üstüne bahçeköy'de mangal yapıp köfteleri götürerek karnımı iyice şişirdim * sonra... alana dönmece, çadırda saçmalamaca, beleşe ele geçirilen biralar ve derken malt sahne aldı bence festivale çok uygunsuz ama performansları epey iyi olan gruptu malt. metallica'dan iki parçayla epey coşturdular, iyi götürdüler. ve orphaned land'le ertesi gün efes pilsen one love festival 7'de göbek atmacamızın hazırlıklarına başladık * israilli harbiden de oryantal metal yapan güzide grubun sahnesi çok iyi, bizi en çok memnun eden gruplardan oldular, vokalist "seviyoruz türkiye" ile selamladı bizi, sonrasında el moad na'ala gibi eskilerden çalarak yüzümüzü güldürdüler, derken türkiye atkılarını boyunlarına geçirip başarı dileyip erkin koray'ın estarabim cover'ını çaldılar, konserin doruk noktasıydı galiba, hepimiz eglendik. bu arada biz bir ara "halay mı çeksek?" diye konuşurken, arka tarafımızdaki genç delikanlılar halay çekiyorlardı, epey güldük. (daha sonra one love'da miss platnum apla ve siyahi kızlarımızda halay çekince daha çok gülecektik *)
pentagram standart performanslarını sergiledi, daha 1 ay evvel şenliklerde (msü) en önden izlemiş olmama ragmen yeniden izlemeye ve bagıra bagıra eşlik etmeye hazırdım. testament ise olması gerektiği gibi bir performans sergileyip tam da beklenen parçaları çalmalarıyla beraber nedense hiç de heyecanlandıgım kadar etkilemedi beni. sanırım dorock'ta oturup bira içerken kliplerini izlemek daha keyifli oluyordu... cüssesi benden küçük bir kızcagızın pogo yapıp önümüze geçmesi de konserin enteresan noktalarından biriydi sanırım *
ertesi gün hepsi daha evvel izlediğim şahane gruplar olan soul sacrifice, bahadır abimizin moribund oblivion'ı ve muhteşem dark tranquillity sahne alacaktı lakin ben çoktan kararımı vermiş ve bütün dark tranquillity izleme istegime ragmen santralistanbul'a gitmek üzere çadırımı toplamaya koyulmuştum...
23 Ekim 2007 Salı
SANAT-HAYAT VE KENDİM ÜZERİNE BİR FUGUE DENEMECESİ
Sanat... Toplum için sanat, yok hayır, sanat için sanat tartışmaları var önce... Sonrasında klasik sanat, neo-klasizm, modern sanat, aman yok post-modern sanat çelişkileri var... Bu mu sanat- hayır, hayır, şudur aslolan sanat çıkmazları var tabii bir de her zaman. Sanata dahil olan ne, ne için sanat, neden sanat, mesaj mı vermeli sanat, güzeli mi icra etmeli, dikkat mı çekmeli, sokakta sanat olur mu, sanatın sürrealisti ne, resim nerde, heykel nasıl...?!?
Bunlar benim için önemli değil. Evet, öznel olarak tüm bunları bir kenara bırakmak istiyorum. Keza dönemimde yaşayan ve dahi benim gibi düşünen herhangi bir insanın da bu kelimelerin dolu-ama boş’luğunda kafalarını kurcala-t-mak istemediklerini zannediyor, dahası büyük ölçüde biliyorum. Sanat sanattır işte; diyip geçemiyorum ama- benim kafamı kurcalayan başka bir şeyler var keza.
Mesela ‘sanat dünyamız’ın 20. yy sonu sanat tartışmaları çok mühim bir noktaya dikkatimi çekiyor vakti zamanında. Diyor ki, art kelimesinin kökende baz aldığı resimdir. Plastic art dediğinde heykel veya mimaridir. Ancak literature literature, music ise music’tir. Dilimizdeyse sanat’a dahil olanlar arasında edebiyat da vardır, müzik de, mimari de. Ve dahi böyle olmalıdır kanaatindeyim. Bir romancı her şeyden evvel bir sanatçıdır. Keza filozof da bilimden evvela sanatın yanında yerini alır modern zamanlarda. Hatta bilim sanat ve felsefenin keşif ve fikirlerin artışıyla dallanıp budaklanmaları, biribirilerinden ayrılmaları mevzu bahisse, felsefe diğer ikisinin arasında yerini alır ve filozoflar da bu bağlamda her ikisine bazen eş oranda, bazen bir diğeri ağırlıklı olarak gönderme yapar vesaire...
Tüm bunlardan bahsetmemin esas sebebiyse ‘benim’ öznel yaşantımda neyi nereye oturtmam üzerine yazmak, kendimi ‘aralamak’ istemime bir girizgah oluşturmaları aslında. Yoksa ben ne bir eleştirmenim, ne de anlaşılageldiği anlamda bir sanatçı. Ya neyim ben? Yazmanın yaşamında yaptığı en iyi ve yararlı şey olduğuna inanan bir genç, çizmeye yeteneği olmadığına eminse de mimarlığın kendisi için en iyi meslek olduğuna kanaat getirmiş bir mimarlık öğrencisi, deklanşöre basmayı seven bir çocuk, amatör olarak her türlü enstrümana aşık olduğunca elinde tutup saçmalamaktan zerre çekinmeyen bir insan. Nefes alan sıradan bir organizma, Duchamp’ın tembelliğine öykünen bir ruh...
Çocukken yalan söylerdim ve bunların yalan değil de, ta içimde inandığım gerçekler olduğunu bildiğimden vicdani en ufak bir rahatsızlık duymazdım. Keza aldığım ahlak eğitimi neticesinde yalan kavramından alabildiğine uzak kafamın içi, yaratılarını benimser ve ‘uydurmalarının’ hayal gücü adledilmesinden gurur duyardı. Fakat yine de hikayeler yaratma konusunda pek iyi sayılmazdım ve anlatımım elverdiğince yazmak yerine adeta kusmayı tercih eder ve bu doğrultuda, parmaklarımdan kağıda dökülenleri ancak bir sürrealistin rahatlığı ve hatta rehavetiyle bir türe dahil etmeden, bir öyküye öykünmeden aktarır, okuduğumda hoşlanmadığım her şeyi, ki bu her şey olurdu genellikle, bir kenara buruşturup atardım. Sonra bileklerimin ve parmaklarımın yorulduğunu fark edip klavye-monitör aşinalığına bıraktım kendimi. Derken kendimi öyküleri bırakmış, romanlar yaratmaya-yaşamaya başlamış buldum. Benim için sanat edebiyattı. Müziğin yeri her zaman başkaydı çünkü müzik bambaşka bir şeydi bana göre ama tüm yaratılar içinde en mühimi edebiyat olmalıydı çünkü yazmak hakikaten bir evren yaratmaktı. Deklanşöre basmaktan ya da boyalara saldırmaktan öte bir tarafı vardı çünkü, saatler, haftalar, aylar alan yaratım süreci neticesinde boyalara saldıran ve yahut işinde gücünde olabilen bir sürü karakter oluşturma özgürlüğü vardı bu alanda. Bir roman oluşturmak her şeydi, içine sanat’tan da istenilen konuyordu, hayat’tan da... Yaşam ve yaratılar iç içe geçiyor, yaşadıkça yazıyor, yazdıkça yaşadığımı duyumsuyordum. Yıllardır özlediğim babam Okan oluyordu, ayrıldığım sevgilim Musa’ya dönüşüyordu. Kimsenin eksikliğini hissetmemek ve kendi kendine yetmek her neyse roman yazmak bunun için yeterli olacak tek gereçti işte. Başka bir mekanda başkalarıyla olmanın ve istenilen herhangi bir şeyi yapabiliyor olmanın en ala kaçış yoluydu. Kaçış edebiyatı diye bir şey yoktu zaten, yazın her anlamda kaçışın kendisiydi. Öte yandan bu kaçış insanı hayatın ta içlerine çekiyordu. Sevmedikçe, sevişmedikçe, paylaşmadıkça, gerçek hayattan –neyse o gerçek- birileri okumadıkça yazmanın da bir manası yoktu keza. Ancak yaratan bir kişi, arkadaşlarıyla oturup geyik yaptığı içki sofrasında bir an uzaklara dalıp roman karakterinin şekillenmesine izin verir, karşısındakini dinlerken kafasının içine karşısındaki adamların anlattıklarını da baz alarak notlar alıverirdi. Etraftaki binalara bakarken kafasını kaldırıp, o mekana gelecek olan karakterlerini düşünür, Seçil olsa burda ne içerdi diye sorgular, yeni tanıştığı adama Eren’in vereceği tepkiyi merak edip kıs kıs gülerdi.
Orhan Pamuk’un yazdığı az şeyi keyifle okumama rağmen, ettiği tek bir cümle kendisine hayran olmamı sağlamıştır, evimin terasından İstanbul’un büyüsüne hemen her kapılışımda bu cümleyi anımsar ve ağlamaklı olurum: “Ben odamın penceresinden bakıyordum, yazar oldum. Keşke kafamı dışarı uzatsaymışım.”
Evet, bu hakikaten yazar olmanın ne demek olduğuydu, hatta yaşamanın ne olduğu üzerine de önemli sayılacak bir doneydi belki.
Daldan dala atlamak mı bu bilemiyorum ama bir de hep azınlık oluşu vardır yaratan-düşünen insanın. İnsanların hayatı komplikeleştirmelerine ve hırsla bezemelerine kızıp dururken, bir taraftan da hayatı basit yaşamadığı için özeleştiri yapmaya yeltenen çelişkileri de bu ‘azınlıklık’ vaziyetine dahildir bir ölçütte. Bir kere, sanatçı ‘diğerleri’ tarafından zamanı boşa geçiren insan olarak algılanır çünkü kitap okumak ‘boş zaman’larda yapılan bir aktivitedir, sinemaya gitmek vakit geçirmek içindir, hele resim sergisine bakınmak arkadaşı beklerken ancak yapılacak bir eylemdir onlara göre. Bu ülkede sanatla uğraşmak da, ilgilenmek de, aylaklıktır. Aylak adam’lığın naifliğini çok az insan ayrımsar yazık ki. Diğer yandansa sanatla uğraşan, her boktan anlayan ‘aydın’ adam da boş durmayı eleştirir ve hayatın işe gidip gelip eşiyle sevişmekten, çocuk büyütmekten ibaret olmadığını savunur, çok önemli işler vardır bu hayatta. Nedense bu aylak adamla aydın adam arasında da pratikte incecik bir ayrım dahi var denemez. Sadece aylak ne yaptığının-yahut yapmadığının- farkındadır, aydın ise yaptığını hep daha kocaman şeyler olarak yorumlamaktan geri durmayandır.
Yakın zamanda Jim Jarmusch’un filmleri üzerine söylediklerini de hafızasına kazımış biri olarak, onun anlatısındaki ana temayı kendi cümlelerimle ifade etmem gerekirse; yaşamda ciddi meseleler üzerine kafa yorup uzun ama muhtemelen ve ne acıdır ki bir türlü neticelenmeyecek tartışmalara girmek yerine çok daha değerli şeyler vardır: sevilen bir insanla kayalara oturup günbatımını izlemek ve doğanın nimetlerini ayrımsayıp şükretmek, nefes almanın matematik hesabı yapmaktan daha komplike ama daha basit olduğunun farkındalığında yaşamayı başarmak gibi...
Tüm bu kafamın içini dökmelerden sonra, kendi yaşamıma ve yaptıklarıma dönecek olursam, yazmaktan ziyade çizmeye başladığım şu günlerde ve daha mimarlık eğitimimin üçüncü haftasında görüyorum ki tasarım hakikaten yaratım demekmiş ve dahi fark ediyorum ki, mimarlık eğitimim yaklaşık on-on beş senedir süregeliyormuş. Keza her şeyi başka gözlerle görüp irdelemeye başladığımı itiraf etsem de kendime, mekan kavramının üzerimde yarattığı olağan-ötesi etkiyi bu alanda kafamın çalışabileceğine bir işaret olarak algılamak istiyorum. Bir yandan anlıyorum ki mimari koca bir gereksinimmiş, sanata en dahil alanlardan biriymiş, edebiyattan bile öte olduğunu söyleyerek yazma istemime haksızlık etmiş olur muyum ki acaba diye düşündüren bir yaratıcılık, özgürlük ve hatta özgünlük alanıymış. Malaparte’nin de dediği gibi mimari tasarım bir portre yaratmakmış belki de ve bir an evvel portremi ortaya koymaktan başka az şey düşünebiliyorum son zamanlarda. İnsandan çok bina, ağaçtan çok taş, binalar dolusu insan gördüğümüz bir zamanda ve İstanbul gibi sıfatlarını sıralamama gerek dahi olmayan ‘işte öyle’ bir kentin kentliliği içinde ne kadar haklı görüyorum kendimi, bunu da ifade etmeye uğraşmam gerekmeyecektir olasılıkla.
Mekanın içinde yer almakla binaya dışarıdan bakmak üzerine konuşmak ve Wittgenstein’ın söylemlerine girmek içinse uygun yer burası değil sanırım. Her ne kadar fugue gibi bir şey bu dediysem de son olarak yukarıda bahsettiklerimle ilintili sözler etmek istiyorum kendimce. Neymiş sanat? Büyük ölçüde hayatın kendisi. Bir yaradan ortaya bir mekan koymuş ve insanlara hayat bahsetmişse, ki ateist olmadığım gibi inandığım tasavvufi ayrıntılara girerek örneklendirmeyi bozmak istemiyorum, yaradanın mekanındaki insan da eser üretecektir ve bu üretimin kendisi sanattır, sokaktaki bina bir eserdir, bir romanın yazarlığı o romanın tanrı-ça-sı olabilmektir. Ben de tasarladığım bir mekanda hakikaten kıymetli bir yazınsal eser verirsem bir gün, yaşamımda yapacağım en harika şey olacaktır bu sanırım...
SERAN DEMİRAL
Bunlar benim için önemli değil. Evet, öznel olarak tüm bunları bir kenara bırakmak istiyorum. Keza dönemimde yaşayan ve dahi benim gibi düşünen herhangi bir insanın da bu kelimelerin dolu-ama boş’luğunda kafalarını kurcala-t-mak istemediklerini zannediyor, dahası büyük ölçüde biliyorum. Sanat sanattır işte; diyip geçemiyorum ama- benim kafamı kurcalayan başka bir şeyler var keza.
Mesela ‘sanat dünyamız’ın 20. yy sonu sanat tartışmaları çok mühim bir noktaya dikkatimi çekiyor vakti zamanında. Diyor ki, art kelimesinin kökende baz aldığı resimdir. Plastic art dediğinde heykel veya mimaridir. Ancak literature literature, music ise music’tir. Dilimizdeyse sanat’a dahil olanlar arasında edebiyat da vardır, müzik de, mimari de. Ve dahi böyle olmalıdır kanaatindeyim. Bir romancı her şeyden evvel bir sanatçıdır. Keza filozof da bilimden evvela sanatın yanında yerini alır modern zamanlarda. Hatta bilim sanat ve felsefenin keşif ve fikirlerin artışıyla dallanıp budaklanmaları, biribirilerinden ayrılmaları mevzu bahisse, felsefe diğer ikisinin arasında yerini alır ve filozoflar da bu bağlamda her ikisine bazen eş oranda, bazen bir diğeri ağırlıklı olarak gönderme yapar vesaire...
Tüm bunlardan bahsetmemin esas sebebiyse ‘benim’ öznel yaşantımda neyi nereye oturtmam üzerine yazmak, kendimi ‘aralamak’ istemime bir girizgah oluşturmaları aslında. Yoksa ben ne bir eleştirmenim, ne de anlaşılageldiği anlamda bir sanatçı. Ya neyim ben? Yazmanın yaşamında yaptığı en iyi ve yararlı şey olduğuna inanan bir genç, çizmeye yeteneği olmadığına eminse de mimarlığın kendisi için en iyi meslek olduğuna kanaat getirmiş bir mimarlık öğrencisi, deklanşöre basmayı seven bir çocuk, amatör olarak her türlü enstrümana aşık olduğunca elinde tutup saçmalamaktan zerre çekinmeyen bir insan. Nefes alan sıradan bir organizma, Duchamp’ın tembelliğine öykünen bir ruh...
Çocukken yalan söylerdim ve bunların yalan değil de, ta içimde inandığım gerçekler olduğunu bildiğimden vicdani en ufak bir rahatsızlık duymazdım. Keza aldığım ahlak eğitimi neticesinde yalan kavramından alabildiğine uzak kafamın içi, yaratılarını benimser ve ‘uydurmalarının’ hayal gücü adledilmesinden gurur duyardı. Fakat yine de hikayeler yaratma konusunda pek iyi sayılmazdım ve anlatımım elverdiğince yazmak yerine adeta kusmayı tercih eder ve bu doğrultuda, parmaklarımdan kağıda dökülenleri ancak bir sürrealistin rahatlığı ve hatta rehavetiyle bir türe dahil etmeden, bir öyküye öykünmeden aktarır, okuduğumda hoşlanmadığım her şeyi, ki bu her şey olurdu genellikle, bir kenara buruşturup atardım. Sonra bileklerimin ve parmaklarımın yorulduğunu fark edip klavye-monitör aşinalığına bıraktım kendimi. Derken kendimi öyküleri bırakmış, romanlar yaratmaya-yaşamaya başlamış buldum. Benim için sanat edebiyattı. Müziğin yeri her zaman başkaydı çünkü müzik bambaşka bir şeydi bana göre ama tüm yaratılar içinde en mühimi edebiyat olmalıydı çünkü yazmak hakikaten bir evren yaratmaktı. Deklanşöre basmaktan ya da boyalara saldırmaktan öte bir tarafı vardı çünkü, saatler, haftalar, aylar alan yaratım süreci neticesinde boyalara saldıran ve yahut işinde gücünde olabilen bir sürü karakter oluşturma özgürlüğü vardı bu alanda. Bir roman oluşturmak her şeydi, içine sanat’tan da istenilen konuyordu, hayat’tan da... Yaşam ve yaratılar iç içe geçiyor, yaşadıkça yazıyor, yazdıkça yaşadığımı duyumsuyordum. Yıllardır özlediğim babam Okan oluyordu, ayrıldığım sevgilim Musa’ya dönüşüyordu. Kimsenin eksikliğini hissetmemek ve kendi kendine yetmek her neyse roman yazmak bunun için yeterli olacak tek gereçti işte. Başka bir mekanda başkalarıyla olmanın ve istenilen herhangi bir şeyi yapabiliyor olmanın en ala kaçış yoluydu. Kaçış edebiyatı diye bir şey yoktu zaten, yazın her anlamda kaçışın kendisiydi. Öte yandan bu kaçış insanı hayatın ta içlerine çekiyordu. Sevmedikçe, sevişmedikçe, paylaşmadıkça, gerçek hayattan –neyse o gerçek- birileri okumadıkça yazmanın da bir manası yoktu keza. Ancak yaratan bir kişi, arkadaşlarıyla oturup geyik yaptığı içki sofrasında bir an uzaklara dalıp roman karakterinin şekillenmesine izin verir, karşısındakini dinlerken kafasının içine karşısındaki adamların anlattıklarını da baz alarak notlar alıverirdi. Etraftaki binalara bakarken kafasını kaldırıp, o mekana gelecek olan karakterlerini düşünür, Seçil olsa burda ne içerdi diye sorgular, yeni tanıştığı adama Eren’in vereceği tepkiyi merak edip kıs kıs gülerdi.
Orhan Pamuk’un yazdığı az şeyi keyifle okumama rağmen, ettiği tek bir cümle kendisine hayran olmamı sağlamıştır, evimin terasından İstanbul’un büyüsüne hemen her kapılışımda bu cümleyi anımsar ve ağlamaklı olurum: “Ben odamın penceresinden bakıyordum, yazar oldum. Keşke kafamı dışarı uzatsaymışım.”
Evet, bu hakikaten yazar olmanın ne demek olduğuydu, hatta yaşamanın ne olduğu üzerine de önemli sayılacak bir doneydi belki.
Daldan dala atlamak mı bu bilemiyorum ama bir de hep azınlık oluşu vardır yaratan-düşünen insanın. İnsanların hayatı komplikeleştirmelerine ve hırsla bezemelerine kızıp dururken, bir taraftan da hayatı basit yaşamadığı için özeleştiri yapmaya yeltenen çelişkileri de bu ‘azınlıklık’ vaziyetine dahildir bir ölçütte. Bir kere, sanatçı ‘diğerleri’ tarafından zamanı boşa geçiren insan olarak algılanır çünkü kitap okumak ‘boş zaman’larda yapılan bir aktivitedir, sinemaya gitmek vakit geçirmek içindir, hele resim sergisine bakınmak arkadaşı beklerken ancak yapılacak bir eylemdir onlara göre. Bu ülkede sanatla uğraşmak da, ilgilenmek de, aylaklıktır. Aylak adam’lığın naifliğini çok az insan ayrımsar yazık ki. Diğer yandansa sanatla uğraşan, her boktan anlayan ‘aydın’ adam da boş durmayı eleştirir ve hayatın işe gidip gelip eşiyle sevişmekten, çocuk büyütmekten ibaret olmadığını savunur, çok önemli işler vardır bu hayatta. Nedense bu aylak adamla aydın adam arasında da pratikte incecik bir ayrım dahi var denemez. Sadece aylak ne yaptığının-yahut yapmadığının- farkındadır, aydın ise yaptığını hep daha kocaman şeyler olarak yorumlamaktan geri durmayandır.
Yakın zamanda Jim Jarmusch’un filmleri üzerine söylediklerini de hafızasına kazımış biri olarak, onun anlatısındaki ana temayı kendi cümlelerimle ifade etmem gerekirse; yaşamda ciddi meseleler üzerine kafa yorup uzun ama muhtemelen ve ne acıdır ki bir türlü neticelenmeyecek tartışmalara girmek yerine çok daha değerli şeyler vardır: sevilen bir insanla kayalara oturup günbatımını izlemek ve doğanın nimetlerini ayrımsayıp şükretmek, nefes almanın matematik hesabı yapmaktan daha komplike ama daha basit olduğunun farkındalığında yaşamayı başarmak gibi...
Tüm bu kafamın içini dökmelerden sonra, kendi yaşamıma ve yaptıklarıma dönecek olursam, yazmaktan ziyade çizmeye başladığım şu günlerde ve daha mimarlık eğitimimin üçüncü haftasında görüyorum ki tasarım hakikaten yaratım demekmiş ve dahi fark ediyorum ki, mimarlık eğitimim yaklaşık on-on beş senedir süregeliyormuş. Keza her şeyi başka gözlerle görüp irdelemeye başladığımı itiraf etsem de kendime, mekan kavramının üzerimde yarattığı olağan-ötesi etkiyi bu alanda kafamın çalışabileceğine bir işaret olarak algılamak istiyorum. Bir yandan anlıyorum ki mimari koca bir gereksinimmiş, sanata en dahil alanlardan biriymiş, edebiyattan bile öte olduğunu söyleyerek yazma istemime haksızlık etmiş olur muyum ki acaba diye düşündüren bir yaratıcılık, özgürlük ve hatta özgünlük alanıymış. Malaparte’nin de dediği gibi mimari tasarım bir portre yaratmakmış belki de ve bir an evvel portremi ortaya koymaktan başka az şey düşünebiliyorum son zamanlarda. İnsandan çok bina, ağaçtan çok taş, binalar dolusu insan gördüğümüz bir zamanda ve İstanbul gibi sıfatlarını sıralamama gerek dahi olmayan ‘işte öyle’ bir kentin kentliliği içinde ne kadar haklı görüyorum kendimi, bunu da ifade etmeye uğraşmam gerekmeyecektir olasılıkla.
Mekanın içinde yer almakla binaya dışarıdan bakmak üzerine konuşmak ve Wittgenstein’ın söylemlerine girmek içinse uygun yer burası değil sanırım. Her ne kadar fugue gibi bir şey bu dediysem de son olarak yukarıda bahsettiklerimle ilintili sözler etmek istiyorum kendimce. Neymiş sanat? Büyük ölçüde hayatın kendisi. Bir yaradan ortaya bir mekan koymuş ve insanlara hayat bahsetmişse, ki ateist olmadığım gibi inandığım tasavvufi ayrıntılara girerek örneklendirmeyi bozmak istemiyorum, yaradanın mekanındaki insan da eser üretecektir ve bu üretimin kendisi sanattır, sokaktaki bina bir eserdir, bir romanın yazarlığı o romanın tanrı-ça-sı olabilmektir. Ben de tasarladığım bir mekanda hakikaten kıymetli bir yazınsal eser verirsem bir gün, yaşamımda yapacağım en harika şey olacaktır bu sanırım...
SERAN DEMİRAL
19 Ağustos 2007 Pazar
Summer Rocks Festivalinin İkinci Günü
Blogumu kullanmama bir vesile olsun isteyerek http://www.edebiyatsozluk.com adresindeki konser üzerine yazmış bulunduğum girdimi buraya taşıyorum; buyrun:
SOUL SACRIFICE, MORIBUND OBLIVION, U.D.O ve MOONSPELL
u.d.o ve moonspell'in art arda olması müthişliği ve fenalığıyla süper bir ironiydi. yorgunluktan geberdim, zaten 15 saat (kaza nedeniyle 2 saat de yolda kalınca) yoldan gelmişim, bi saat sızmam dışında adam akıllı uyku uyumamışım, saçma çin yemeği üzerine devirdiğim biraların yanında aldığım majezikler kim bilir o güzel karaciğerimi ne hale sokmuş... işte accept hatrına merakla beklediğimiz ve beklediğimizden çok fazlasını aldığımız performans moonspell evveli pilimizi tüketti adeta. keza, benzer bir durum 2003 rock the nations'ta ters biçimde vuku bulmuştu. opeth ve kreator sonrası perişan halde yaşlı ronnie james dio'yu bekledik ve hiç yaşlanmamış küçük bir devle karşılaştık! u.d.o da bunun gibiydi işte; beklemediğimiz bir enerji, coşku, en önde olmamızla aldığımız hazzın katlanışı, ordan oraya koşan basçı, sahnenin bir sağ bir sol tarafına dönerek seyirciye gazı veren bir gitarist ve dio kadar şahane olmasa da küçük adam-koca sesliğiyle benzeşen u.d.o! "we do for you" dedi yaptı yordu ve gitti...
başa dönecek olursak... soul sacrifice benim birkaç yıl evvel şimdi hangisi olduğunu anımsamadığım bir başka konserde alt grupluğuyla tanıdığım ve müziklerine, performanslarına hayran olduğum, milliyetçilikten uzaklığımın kısa süreliğine 'türklermiş, ne iyi' gururuna dönüştüğü, isimlerini öğrendiğimde daha da bir ısındığım gruptu ve alana nispeten erkenden varmamın sebebiydi. uzaktan dinlediğim, tempo tuttum, sevindim. geldiğimizde soundcheck yapmaktalardı ve bu esnada biraları alıp çayıra çimene kurulduk... * alan çok güzel zaten, ben daha evvel mehmet akif ersoy'da konser falan izlememiştim, ilk oldu, iyi de oldu; ormanın içinde wacken'dan gördüğümüz sahnelere benzeşik, doğayla iç içe festival * geçirdik. nerde kalmıştım... soul! bu grup hakikaten çok sağlam, dilerim ve tahmin ederim ki daha çok büyüyecek, daha çok festivalde çıkacaklar. performansları başarılı, müzikal atmosferleri tutarlı, teknikleri vasatın çokça üzerinde, vokal de daha farklı ve değişmiş-gelişmiş geldi bana. iyi ki seyrettik onları da...
gelelim moribund oblivion'a... infected'ten tanıdığımız, gündüz yaptığı işinin gücünün yanı sıra 2-3 grubu birden götüren, şimdilerde biraz daha kilo almış güzel black'çi abimiz bahadır'ın grubu moribund. soundcheck sırasında sahnedeki tüm çocukların üstünde grubun t-shirt'ü vardı zaten arkasında "turkish black metal" yazıyor ancak türk bayrağı dizaynı olmamış diye not da düşelim. neyse ülkemizin güzide black grubunu da dinleyip bahadır'a ve bateriste saygı duyup, klavyecimize selam çaktıktan ve türkçe parçayla son bulduktan sonra ayrılıp wc'ye gidelim diyoruz ama imkansız çünkü bir anda en önde bulduk kendimizi * ve sonra yukarıda bahsi geçen şahane u.d.o..... * u.d.o sahnedeyken sağ arkadan bir ses geliyor: "moonspell senin taşşaklarını yesin!" yanımdaki majezik kardeşi olduğumuz çocuk moonspell için gelmiş ama o da dayanamıyor: "doğru valla, çıkmasın moonspell, sabaha kadar çalsın bunlar!" hakikaten hem yaşları hem duruşları gereği esas grup onlar olsaydı da biz de moonspell çıktığında yorgunluktan bitap düşmemiş olsaydık...
yerimi kaybetme riskimi göz ardı ederek kendimi tuvalete atıyorum bu arada neyse ki döndüğümde insanların ne yazık ki ayaklarına basa basa yerime geçiyorum. moonspell'in sahneye çıkmasına ramak kaldığı dakikalarda ise kendimizi sahne önüne atıyor ve basının arasına karışmış bulunuyoruz. görevli bıyıklı amcalardan beyaz gömleklisi "dur şu basın işini bitirene kadar şöyle geç" falan diyor ama sonra kendisi en öne alıyor beni ve fernando harici ekip sahnede tamamlanıyor. henüz klavye yok ortada, klasiklerle girmeyecekler belli ki diye düşünürken kırmızı uzun 'bir şey'iyle fernando bey çıkıyor sahneye, mikrofonuyla dans ederek söylüyor şarkısını ve 3. parça olarak opium'u duyduğumuz andan itibaren konser müthiş ve tüm yorgunluğa rağmen ayakta durulup kafa sallanası kıvama geliyor. "it's wolfheart time!" sözünün üzerineyse "yeaaaahhh!!!" seslerinin arasna 'vampirium!' çığlıkları karışıyor ve vampirium'la wolfheart time başlıyor, insanlar mutlu. (bu arada hatun kesimi ne kadar değişmiş görmeyeli rock-metal ortamlarında. bildiğimiz death grup elemanları gibi eğilip kafayı öne atıp 360 derece çevirip saçları bıçak keskinliğinde savura savura sallıyorlar kafaları çok fena. ben ileri-geri hareket ettirince 3 gün boyun ağrısı çekiyorum, yazık bu küçük kızlara diye geçiriyorum aklımdan- *) sahneden inip bis yapana dek geçen zamanda kendimi yere atıp dinleniyorum azıcık ve döndükleri anda 'alma mater' diye bağırmama gerek bırakmaksızın alma mater çalmaya başlıyorlar ve bu sanırım konserin doruk noktalarından biri oluyor. bir diğeri de full moon madness tabii, inanılmazdı! keşke ses sistemi biraz daha iyi olsaydı da davul tımtıslamasa ve vokal boğuklaşmasaydı. neyse ki klavye işi götürdü hemen her parçada (çoğunda klavye var işte) ve klavye de bir grubun müziğine böyle yakışır! arkamda yenilikçi bir grubun in and above man istekleri gibi bizim klasiklerden mephisto isteğimiz de gerçekleşmedi. hoş, o albümün en iyi parçası olabilir in and above man hakikaten, hak verdim şimdi...
şimdi düşündüm de iyi ses düzeni bir kuruçeşme'de, bir babylon'da bir de bana itiraz eden olacak elbet ama maslak venue'nün kapalı sahnesinde. açıkta wasp'ta vasatın epeyce altındaydı mesela. keza blackie insan sayısına kızgın, kimsenin istediği parçayı çalmadan öfke kusup gittiydi. *
velhasıl bir kol mesafesi dolayında ve sahneye kol dayamaya mecali kalmamış halde moonspell gördük, fernando'nun içtiği birayı eline alınca çıldıran kızlarımızla dalgamızı geçtik, çin yemeği yememeye bir müddet daha ant içtik * işte böyleee... keşke festivalin 3 gecesi de moonspell ve u.d.o ile geçse diye düşündük, seneye artık dedik. (judas priest, iron maiden, savatage... görülesi ne çok grup var!!!)
SOUL SACRIFICE, MORIBUND OBLIVION, U.D.O ve MOONSPELL
u.d.o ve moonspell'in art arda olması müthişliği ve fenalığıyla süper bir ironiydi. yorgunluktan geberdim, zaten 15 saat (kaza nedeniyle 2 saat de yolda kalınca) yoldan gelmişim, bi saat sızmam dışında adam akıllı uyku uyumamışım, saçma çin yemeği üzerine devirdiğim biraların yanında aldığım majezikler kim bilir o güzel karaciğerimi ne hale sokmuş... işte accept hatrına merakla beklediğimiz ve beklediğimizden çok fazlasını aldığımız performans moonspell evveli pilimizi tüketti adeta. keza, benzer bir durum 2003 rock the nations'ta ters biçimde vuku bulmuştu. opeth ve kreator sonrası perişan halde yaşlı ronnie james dio'yu bekledik ve hiç yaşlanmamış küçük bir devle karşılaştık! u.d.o da bunun gibiydi işte; beklemediğimiz bir enerji, coşku, en önde olmamızla aldığımız hazzın katlanışı, ordan oraya koşan basçı, sahnenin bir sağ bir sol tarafına dönerek seyirciye gazı veren bir gitarist ve dio kadar şahane olmasa da küçük adam-koca sesliğiyle benzeşen u.d.o! "we do for you" dedi yaptı yordu ve gitti...
başa dönecek olursak... soul sacrifice benim birkaç yıl evvel şimdi hangisi olduğunu anımsamadığım bir başka konserde alt grupluğuyla tanıdığım ve müziklerine, performanslarına hayran olduğum, milliyetçilikten uzaklığımın kısa süreliğine 'türklermiş, ne iyi' gururuna dönüştüğü, isimlerini öğrendiğimde daha da bir ısındığım gruptu ve alana nispeten erkenden varmamın sebebiydi. uzaktan dinlediğim, tempo tuttum, sevindim. geldiğimizde soundcheck yapmaktalardı ve bu esnada biraları alıp çayıra çimene kurulduk... * alan çok güzel zaten, ben daha evvel mehmet akif ersoy'da konser falan izlememiştim, ilk oldu, iyi de oldu; ormanın içinde wacken'dan gördüğümüz sahnelere benzeşik, doğayla iç içe festival * geçirdik. nerde kalmıştım... soul! bu grup hakikaten çok sağlam, dilerim ve tahmin ederim ki daha çok büyüyecek, daha çok festivalde çıkacaklar. performansları başarılı, müzikal atmosferleri tutarlı, teknikleri vasatın çokça üzerinde, vokal de daha farklı ve değişmiş-gelişmiş geldi bana. iyi ki seyrettik onları da...
gelelim moribund oblivion'a... infected'ten tanıdığımız, gündüz yaptığı işinin gücünün yanı sıra 2-3 grubu birden götüren, şimdilerde biraz daha kilo almış güzel black'çi abimiz bahadır'ın grubu moribund. soundcheck sırasında sahnedeki tüm çocukların üstünde grubun t-shirt'ü vardı zaten arkasında "turkish black metal" yazıyor ancak türk bayrağı dizaynı olmamış diye not da düşelim. neyse ülkemizin güzide black grubunu da dinleyip bahadır'a ve bateriste saygı duyup, klavyecimize selam çaktıktan ve türkçe parçayla son bulduktan sonra ayrılıp wc'ye gidelim diyoruz ama imkansız çünkü bir anda en önde bulduk kendimizi * ve sonra yukarıda bahsi geçen şahane u.d.o..... * u.d.o sahnedeyken sağ arkadan bir ses geliyor: "moonspell senin taşşaklarını yesin!" yanımdaki majezik kardeşi olduğumuz çocuk moonspell için gelmiş ama o da dayanamıyor: "doğru valla, çıkmasın moonspell, sabaha kadar çalsın bunlar!" hakikaten hem yaşları hem duruşları gereği esas grup onlar olsaydı da biz de moonspell çıktığında yorgunluktan bitap düşmemiş olsaydık...
yerimi kaybetme riskimi göz ardı ederek kendimi tuvalete atıyorum bu arada neyse ki döndüğümde insanların ne yazık ki ayaklarına basa basa yerime geçiyorum. moonspell'in sahneye çıkmasına ramak kaldığı dakikalarda ise kendimizi sahne önüne atıyor ve basının arasına karışmış bulunuyoruz. görevli bıyıklı amcalardan beyaz gömleklisi "dur şu basın işini bitirene kadar şöyle geç" falan diyor ama sonra kendisi en öne alıyor beni ve fernando harici ekip sahnede tamamlanıyor. henüz klavye yok ortada, klasiklerle girmeyecekler belli ki diye düşünürken kırmızı uzun 'bir şey'iyle fernando bey çıkıyor sahneye, mikrofonuyla dans ederek söylüyor şarkısını ve 3. parça olarak opium'u duyduğumuz andan itibaren konser müthiş ve tüm yorgunluğa rağmen ayakta durulup kafa sallanası kıvama geliyor. "it's wolfheart time!" sözünün üzerineyse "yeaaaahhh!!!" seslerinin arasna 'vampirium!' çığlıkları karışıyor ve vampirium'la wolfheart time başlıyor, insanlar mutlu. (bu arada hatun kesimi ne kadar değişmiş görmeyeli rock-metal ortamlarında. bildiğimiz death grup elemanları gibi eğilip kafayı öne atıp 360 derece çevirip saçları bıçak keskinliğinde savura savura sallıyorlar kafaları çok fena. ben ileri-geri hareket ettirince 3 gün boyun ağrısı çekiyorum, yazık bu küçük kızlara diye geçiriyorum aklımdan- *) sahneden inip bis yapana dek geçen zamanda kendimi yere atıp dinleniyorum azıcık ve döndükleri anda 'alma mater' diye bağırmama gerek bırakmaksızın alma mater çalmaya başlıyorlar ve bu sanırım konserin doruk noktalarından biri oluyor. bir diğeri de full moon madness tabii, inanılmazdı! keşke ses sistemi biraz daha iyi olsaydı da davul tımtıslamasa ve vokal boğuklaşmasaydı. neyse ki klavye işi götürdü hemen her parçada (çoğunda klavye var işte) ve klavye de bir grubun müziğine böyle yakışır! arkamda yenilikçi bir grubun in and above man istekleri gibi bizim klasiklerden mephisto isteğimiz de gerçekleşmedi. hoş, o albümün en iyi parçası olabilir in and above man hakikaten, hak verdim şimdi...
şimdi düşündüm de iyi ses düzeni bir kuruçeşme'de, bir babylon'da bir de bana itiraz eden olacak elbet ama maslak venue'nün kapalı sahnesinde. açıkta wasp'ta vasatın epeyce altındaydı mesela. keza blackie insan sayısına kızgın, kimsenin istediği parçayı çalmadan öfke kusup gittiydi. *
velhasıl bir kol mesafesi dolayında ve sahneye kol dayamaya mecali kalmamış halde moonspell gördük, fernando'nun içtiği birayı eline alınca çıldıran kızlarımızla dalgamızı geçtik, çin yemeği yememeye bir müddet daha ant içtik * işte böyleee... keşke festivalin 3 gecesi de moonspell ve u.d.o ile geçse diye düşündük, seneye artık dedik. (judas priest, iron maiden, savatage... görülesi ne çok grup var!!!)
01 Temmuz 2007 Pazar
Kandırma Sanatı
2002'de başlayan yazarlık serüvenimin ilerleyen aşamasında, yazdığım ilk iki roman basılmıştı. "Kandırma Sanatı" adını verdiğim üçüncü romanımı bitireli ve üzerinde çalışıp nihayete erdireli birkaç ay oluyor. Önümüzdeki süreçte piyasada kendisine ulaşmanızı ümit ediyorum.
Roman, evli bir çiftin hikayesini konu alıyor genel anlamda. İlişkilerindeki heyecanı kaybeden Eda ile Sezgin, eskiden duyumsadıkları heyecan gereksinimiyle biribirilerine oyunlar oynamaya, fiziksel ve duygusal pek çok 'kandırmacalar'a girişiyorlar. Ve bunun neticesinde şaka kaka oluyor elbette, kendilerini hiç işlemedikleri bir suçun ortasında buluveriyorlar.
"Kandırma Sanatı" diyaloglar ve diğer karakterlerin de ana karakterlere dönüştüğü kurgularla ilerliyor. Üçüncü tekil şahıs içinde her karakter kendi öyküsünü dillendiriyor.
Evet, umarım yakın zamanda romanın üç beş okurundan biri olmaktan kurtulurum =)
Roman, evli bir çiftin hikayesini konu alıyor genel anlamda. İlişkilerindeki heyecanı kaybeden Eda ile Sezgin, eskiden duyumsadıkları heyecan gereksinimiyle biribirilerine oyunlar oynamaya, fiziksel ve duygusal pek çok 'kandırmacalar'a girişiyorlar. Ve bunun neticesinde şaka kaka oluyor elbette, kendilerini hiç işlemedikleri bir suçun ortasında buluveriyorlar.
"Kandırma Sanatı" diyaloglar ve diğer karakterlerin de ana karakterlere dönüştüğü kurgularla ilerliyor. Üçüncü tekil şahıs içinde her karakter kendi öyküsünü dillendiriyor.
Evet, umarım yakın zamanda romanın üç beş okurundan biri olmaktan kurtulurum =)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)