<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7875689563409015349</id><updated>2011-08-03T21:17:03.591-07:00</updated><category term='zaman'/><category term='heidegger'/><category term='einstein'/><category term='tasarım'/><category term='hız'/><category term='gerçek'/><category term='simülasyon'/><category term='sanal'/><category term='mekan'/><category term='baudrillard'/><title type='text'>Seran Demiral</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://serandemiral.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7875689563409015349/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serandemiral.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Seran Demiral</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02656353356119570306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_EhwpfVZgJU0/SLPlLNDfb3I/AAAAAAAAAAM/-JWA0lT0m-c/S220/vay+be.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>2</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7875689563409015349.post-3865041488735773598</id><published>2011-02-15T13:02:00.000-08:00</published><updated>2011-02-15T13:02:13.548-08:00</updated><title type='text'>İspanya Güncesi'nin kısa bir bölümü</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;YOLA DAİR&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Kendimi bildim bileli bir gitme gayesi içindeyim sebepsizce. Hep bir ait olmama, hep bir başka yerlere ulaşma isteği var içimde kıpırdanıp duran. Çocukken bir yere tatile gidip de eve günler sonra geri döndüğümüzde duymuştum ilk defa babamdan “İnsanın evi gibisi yok,” cümlesini. Bilmiyorum, o gün öyle hissetmemiştim sanırım. Şimdiyse ‘ev’i olmanın, ailesi olmanın değerinin o kadar ayırdındayım ki, bu birileriyle olup bir yerlere ait hissetme durumunun, bir yerlerde kök salıp orayı -ya da o şeyleri- sahiplenmekten çok daha başka türlü olduğunu anlıyorum artık. Ve şehrimi, İstanbul’u sevip buraya ait hissederken, burada yetişmiş olmanın ne büyük bir şans olduğunu düşünürken, bir yandan da ‘evim’ hissedeceğim yeri tam olarak anlamamışlığın sıkıntısını yaşamıyor değilim. Tüm bunlar süreçten kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Yaşadığımız dönemin zamansızlığı, zaman/mekanın ötesine geçişimizi sağlayan bir teknolojinin varlığı, sibernetik uzamda başkalaşan insanlar ve dahası… Tüm bunlar büyüme/yaşlanma’ya ilişkin türlü farklılığı beraberinde getiriyor ve en nihayetinde insanların ev/yuva/aile algılarının bir tarafta, modern zamanın getirdiği birey olgusunu bir tarafta, bu yepyeni oluşumu süreğen olan ‘dönem’de biribirine giriyor sanırım. Tüm bu kafa karışıklıklarının olduğu bir noktada da daha fazla bir gitme arzusunun doğmasından olağanı da yoktur herhalde.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Ya da daha basit kalıplarla kurmak gerekecekse bu cümleleri, daha insana özgü isteklerle. Keşfetmek ve yeni bir duruma sokma isteği insanın kendisini, yola çıkmak için kafi. Yolun yaşam olması, yaşamın yol gibi akıp gitmesi, mekanların/zamanların akışkanlığı, insanın her yerde her zaman var olması. Yaşamın ölüme yakınsaması kendini. Tüm kavramların uçuşup başka bir şeye bürünmeleri… İşte, hepsi kendince yolculuk olan bu gibi küçük şeyler, bütünde de ‘yol’un kendisini ortaya çıkarıyor sanki. Ve ben, o yolda yürümeyi, durmayı, koşmayı, düşünmeyi, bakmayı çok seviyorum. Hele ki yazmayı…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Bu yüzden 20 yaşında yaptığım ilk yurt dışı seyahatimde uçağa bindiğim an itibariyle birtakım notlar almayı uygun gördüm kendime. Kendime tanık olayım, gezi yazısı oluşturayım’dan ziyade, yol’a değerini hatırlatmak, onu ödüllendirmek için. Ve yazmakla yaşamanın en yakınlaştığı şeylerden olan bu günceler, insanın kendi kurmacalarıyla hayatın sunduğu daha tuhaf kurgular arasında ne olduklarını şaşırınca, en güzel eserler gerçekliyor kendilerini. Sanatın hayatın yansıması olması, bireyin toplumun parçası olması, toplumun bireyin devamının oluşu… O zaman her şey aynılaşıyor zaten. Sanat hayatın kendisi oluyor, yol yansıması. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;14 Ağustos 2009 Cuma&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Sabah, uçak:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;THY uçağı. İstanbul-Barcelona seyahati. Barcelona tercihi öncelikle Gaudi’nin varlığından kaynaklanıyor. Bu denli özgün ve bir şehri yaratacak denli ‘kocaman’ bir mimarın düş evrenine, gerçekliğine, şehir planına, doğayı yapıya yansıtmasına yakından tanık olma fikri çok heyecan verici ve İspanya da aynı doğrultuda Akdeniz etkisiyle olsun, Gaudi’nin kıvrımlarının yansımasıyla olsun hareketli, cıvıl, sabahlara kadar uyumayan, durmayan, hep yaşayan bir şehir. Tercihim BCN bu yüzden. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Daha uçağa binmeden İspanyol –veya Katalan, ne yazık ki o sırada bunu ayıramıyordum- 2-3 kişilik bir grubun dakikalar içinde 8-10 kişileşmesini, çoğalmasını, akmasını, yoğunlaşmasını izliyor ve anlamadığım esprilerine ben de tebessüm ediyordum. Zira çok insan’dı her biri, çokça neşeli. Bunu görmek ‘iyi ki’ dememe neden oldu ilk kez, sonrasında da şükür ki, çok tekrar edeceğim üzere.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;st1:metricconverter productid="5000 metre" w:st="on"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;5000  metre&lt;/span&gt;&lt;/st1:metricconverter&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt; yükseğe çıkmış ve saatte &lt;st1:metricconverter productid="700 km" w:st="on"&gt;700  km&lt;/st1:metricconverter&gt; hızla giderken bunu hiç de öyle algılamamak, havanın sürtünme kat sayısının başkalığı ve dahi hava sıcaklığının burada çokça düşmüş olması çok acayip. Doğa bilimlerine rağmen insan etrafına baktıkça hayrete düşecek pek çok şey bulabiliyor. Büyümek de bunun başlıcası, her gün güneşin doğup/batması da. Jim Jarmusch’un röportajlarında söylediği gibi, gündelik hayatta onca acayiplik varken, ağır politik söylemlere boğmaya gerek yok filmleri/sanat eserlerini, hayatın içindeki o küçük parçalar nispeten değerlileşiyor öteki türlü. ‘Stranger than Paradise’ gibi bir film çıkıyor bu sayede. Veya Palamos’ta dalgaların sesi eşliğinde okuduğum Calvino’nun Amerikan günlüklerinde kurduğu bir cümleyi tekrar etmek anlamlılaşıyor: “Truth is stranger than fiction.” (Palamos’ta yaşadıklarımdan 20 ağustos’ta bahsediyor olacağım) &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;‘Yükseklik’ diyordum. Paul Austervari bir yükseklik algısını, bilimsel bir başka tamlamaya tercih edeceğimi düşünüyordum. On bin küsür metrede devasa bir uçakla ortalama sekiz yüz küsür kilometre hızla giderken insan, eksi bilmemkaç derece sıcaklığı –soğuğu- hissetmezken hiç, konuya vakıf olmayan sıradan bir insana hangi doğa bilimsel konuşma tanıdık-anlaşılır gelir ki? Bir de uçak korkusu olanları düşünün! Ayağı yerden kesilmek istemeyenleri… Ayağı yerden kesilmek, ifadesinin olumlu anlar için kullanılmasının yarattığı olası tezat da pek hoşuma gitti, belirtmezsem olmaz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Öğlen, Badalona:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Eşyalarımı Plaça Reial’deki Kabul Hostel’deki odama bırakır bırakmaz, fotoğraf makinemi alıp &lt;st1:personname productid="La Rambla" w:st="on"&gt;La Rambla&lt;/st1:personname&gt;’ya çıkıyor ve yolun karşısına geçip bilmediğim ara sokaklara dalıyorum. Yolumu kaybedeceğimi düşünüyorum ama önemi yok hiç. Bu arada Biblioteca de Catalunya çıkıyor karşıma. Güzel. Hem kütüphane, hem yeşillikler içinde avlusu var, hem eski taş bir yapı. Fotoğraflar çekmeye başlıyorum tabi olarak. İçeriye girebiliyorum ancak kitaplara bakamıyorum, çünkü kartım olmadığından geçiş yapamıyorum içeriye. Fotoğraf çekip gezinmeme karışan yok ama. Tadını çıkarıyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Dışarıya döndüğümdeyse İspanyol şarkıların duyulduğu teybin etrafındaki insanlara bakıyorum. İri yarı siyahiler. Aralarında sonradan Sevilla’lı olduğunu öğreneceğim bir beyaz da var, üzerinde mavi bir atlet var. Zencilerse, renkleriyle tezat oluşturan beyaz gömlekler giymişler ağırlıklı olarak. Nasıl oluyor bilmiyorum ama bir anda onlarla oturup bira içerken buluyorum kendimi. Ganja kokuları alıyorum sonra. Başka bir ülkeye ayak bastığım ilk saatlerde şehrin keşleriyle tanışıyor, ara sokaklardaki torbacıların yerini öğreniyorum. Kafası çok iyi olan siyahilerden uzaklaşmamı sağlayan ise, yine onların arkadaşı olan Senegal’li bir çocuk oluyor, nispeten daha genç, daha ayık ve güvenilir gözüküyor. Yürümeye başlıyoruz dışarıda. Metro ve trene binerek Badalona’ya geliyoruz ve ben yazmakta olduğum bu satırların bir kısmını o sırada yazıyorum işte. Badalona’da, kumsalda, öğle yemeğimiz olan patatesleri yiyip bira içerken. İlk içtiğim ve sonra çokça içeceğim bira: Estrella. Yıldız anlamına geliyor, logosundan da anlaşılacağı gibi. Bu arada mor elbisemin kopan askısının yerine ip bağlıyor Senegalli çocuk, adını anımsamıyorum da hala, uzun kısmını sigarasıyla yakıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Denize girdiğimiz kumsalın da ismi hatrımda değil. Badalona’dan trene binip bir durak kadar sonra indik, Ma… ile başlıyordu adı ama gerisinden hiç emin değilim. Tellerle girişi engellenmiş bir alana küçük bir boşluktan geçtik. Burada da genel olarak uyuşturucu kullanan genç çocuklar vardı denize girmekte olan. Bir cep telefonundan arabesk Türkçe bir şarkı duydum fakat hiç oralı olmadım. Sonra günlerce Türkçe duymak istediğimde de güzel tesadüfler yaşayacaktım neyse ki. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Senegalli çocukla başta gayet güzel sohbet ederken, sonrasında kendisi epey askıntı olmaya başlayınca ben de kaçacak delik arar oldum tabii. İşin kötü yanı kimsenin İngilizce bilmediği bu şehirde geldiğim ilk gün, şehir merkezinden de bunca uzakta bir başıma kalmamak için, metroda ona yeniden eşlik etmem gerekiyordu. Plaça de Catalunya’ya yakın bir yerlerde fotoğraf çekme bahanesiyle adeta kaçtım siyah çocuktan ve ara sokaklarda kaybettim yolumu. Sonra şans eseri çıktığım yer, tam da kaldığım hostelin bulunduğu Plaça Reial oldu. İlk gün itibariyle şansım iyiydi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Akşam, Rambla del Mar:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Port Vell ya da. Burası Barcelona’nın marinası. Karşımda pek çok tekne sıralanmış. Kalamış’ı andırıyor. Hatta Kalamış kadar iyi de değil, zira kıyıdan bir köprüyle elli metre ötede doldurma bir alan başlıyor. Bu kısımda Maremagnum adında çirkin mi çirkin bir alışveriş merkezi var mesela, Akvaryum var, turistlerin çokça hedef alındığı. İlk gece bunları bilmeden oturuyordum gerçi. Yemeğimi alıp deniz kenarına gelmiştim ve birkaç dakika sonra Jon, Richard ve James adında üç sevimli İngilizle tanışacaktım. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Defterden alıntılarla devam: “Palmiyeler ve deniz. Akdeniz. İzmir’i anımsatıyor burası biraz da. Denize girdiğimiz kumsalda da Olimpos havası vardı fakat deniz pek iyi sayılmazdı, tadı kirli gibiydi. Gün içinde mekan anlamında iyi tesadüfler oldu ama. Palau Güell’i ararken bir anda önünden geçtim, ilk girdiğim sokaklarda Biblioteca de Catalunya’yı buldum, nerdeyse hostele dönüş yolunu bulamayacağımı düşünürken Plaza Reial’ın önüne geldim.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;15 Ağustos Cumartesi&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Gün, Plaza de Catalunya:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Cafe Catalunya’nın sokaktaki masalarında oturuyorum. Kimsenin ilgilendiği yok henüz. Dün gece yukarıdaki satırları yazarken yanıma üç İngiliz oturdu ve yaptığım esprilere nispeten abartılı kahkalarla güldüler. Farklı kültürlere mensup insanların farklı mizah anlayışlarına sahip olmaları, hatta duygudaşlıklarının farklı eşiklerde yer almaları çok acayip. İnsan her yerde insan olduğunca, her coğrafyada, iklimde, kültürde, dilde de başkalaşıyor ya, bu hakikaten çok güzel tipleşmeler yaratıyor. Bu yüzden bir başka ülkede, kendi dilimde konuşabileceğim kimsenin olmadığı bir ülkede tek başımalığım çok güzel duyumsatıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Gece Rambla’da yürürken hostele yönelmiş, İtalyan bir çocuk yaklaştı ve içki ısmarlamak istediğini söyledi. İşin garip yanı hiç İtalyancam olmadığı halde onu anlayabiliyor ve hiç İspanyolcam olmadığı halde onun beni anlamasını sağlıyordum. Zira hiç İngilizcesi yoktu. Kelimeleri anlamlarıyla ifadeleştirmeksizin kurduğum iletişimlerin ilkiydi muhtemelen bu. Neyse. Yorgun olduğumu söyledim, o da istemiyorsan sorun değil diyerek gitti. Afrikalı ve Avrupalı erkekler arasındaki temel farkın bu konudaki ısrarcı olma seviyeleri olduğunu iddia edebilirim sanırım. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Barcelona’ya gelince, bu hiç durmayan şehir, Londra’da durmadan yaşayan gençleri de şaşırtmaya yetiyor. Her şeyin gecikmesinden, geç yaşamaktan, vakti umursamamaktan bahsedip duruyorlardı dün gece. Hakikaten dil, insanların yaşamına etkiyor, kültür tavırlara. Bir insanın nereli olduğu bakışlarından anlaşılırlaşıyor. Konuşulan dil karakterleri betimliyor. İspanyolca konuşan insanların rahat tavırları, burayı bir Avrupa ülkesinden ziyade, Güney Amerika ülkesinin rahatlığına, zamansal kaygısızlığına yanaştırıyor, veya buranın sıcağı Akdeniz sıcağı değil de, Ekvator sıcağı oluveriyor. En azından ben bu gözlemleri yapıyorken, sebeplerini dil’e atfediyorum. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Tüm bunları düşünürkense, büyük bira istemem sonucu 50’lik değil, litrelik bir bira geliyor önüme, bu öğle yemeği saatinde, kahvaltım niyetine. Taşıyamacağım kadar büyük bu bardağı bir müddet sonra ikiye bölüyoruz. Yanımdaki Amerikalı turistlerle gülümseşiyoruz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;***&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Gece, inle!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Marinanın ilerisine yürüyünce –daha sonra, gecenin ilerleyen saatlerinde kaldırıldığını fark ettiğimiz-Alman çocukla- köprü üzerinden- Akvaryum ve restaurant benzeri yapıların olduğu kısma ulaşılıyor. Şu an Maremagnum’da, kalp şeklinde, ergonomik olmasına özen gösterilmiş bir koltukta oturuyorum. standart bir alışveriş merkezi Maremagnum, hatta kötü dizayn edilmiş bir bina- içiyle ve dışıyla. Sırf buraya dair bir anı kalsın diye yazıyorum bu satırları. İşin garip yanı, içerdeki tüm dükkanların kapalı olmasına rağmen, şehrin hemen her yeri kadar buranın da tıklım tıklım olması, insanların sürekli üst kata akın etmesi. Geçtim barı kafeyi, Rambla’nın tamamı, Barri Gothic tarafındaki her basamak, civardaki her çeşme önü, meydan olarak tanımlanabilecek büyüğünden küçüğüne her alan –plaça de…- insan dolu. Her adımda seyyar bira satıcıları. İnsanlar sürekli şişeler/bardaklarla yürüyor caddelerde, hali hazırda sarhoşluktan saçmalayan turistler tirbuşon arama derdinde yeni şişelerini açmak için… &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Bugün yorgunluktan ve dahi Cafe Catalunya’da yediğim deniz ürünü zırvaları ve içtiğim biralardan ötürü zehirlenmem dolayısıyla, oradayken yazamadıysam da, bugün Parc Güell’deydim ve pek şahaneydi. Tüm bahsettiğim fiziksel mahvolmuşluğuma rağmen. İşin en tuhaf yanı, tek amacım şehirde avare dolaşmaktı yine. Carrer de Balmes boyunca yürüdüm, sonra meşhur Avingudo Diagonal’e çıktım. Yürürken, dolanırken bir de baktım ki “Parc Güell &lt;st1:metricconverter productid="200 metre" w:st="on"&gt;200  metre&lt;/st1:metricconverter&gt;” yazıyor tabelada. Kaptırıp tesadüfen geldim en çok istediğim yere. Ayaklarım benden iyi çalışıyor. Sezgilerim bir acayip –daha sonra da defalarca fark edeceğim gibi- &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Gaudi’nin evine girdim, çalışma odasının penceresinden fotoğraf çektim. Zira oraya para vermiş olmanın anlamsız olduğunu düşünüp bir hatıra edinmek istedim, aynı maksatla biraz daha para harcamak suretiyle bir de mozaik desenli pek şahane tabak/küllük edindim. 24’le Plaça de Catalunya’ya döndüm, lakin tam inmek üzereyken, küllüğün bulunduğu poşete boşalttım midemdekileri. Bu kusma aktivitesi inmemle devam etti. Kustuğum yer ise daha sonra karşısına geçtiğimde fark edeceğim üzere ‘Banco Espanya de Credito’nun tam önüydü! &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Bu arada, şu ana- geceye ve Maremagnum’a dönecek olursak, buraya insanların akın akın gelme sebepleri tabii ki, üst katta bir gece kulübünün yer almasıymış. Eh, herkesin içip sıçtığı, her sokağın marijuanna koktuğu bir şehir burası. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;***&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Az evvel ağır aile kavgasına şahit oldum. Ne olup bittiğini tabii ki anlamıyorum ancak ana avrat küfrettikleri çok bariz. Adamın biri yaşlıca bir kadını itiyor, gençten bir kadın ikisine de ayrı ayrı çıkışıyor. Genç kadın, adamın eşi muhtemelen. Adam, kadını öpüyor zira. Bu kez yaşlı kadına, bizim genç olan saldırıyor. Onları başka bir adam ayırıyor. Kalabalıklar da epey. Bebek arabasında bir çocuk var, onun başında duran kadınsa en gençleri olmalı. Bir de 7-8 yaşlarında bir kız çocuğu var, kulaklarını tıkayıp onlardan uzağa, benim yakınıma yürüyor. Biribirimizin dilini anlamasak da, konuşuyoruz. Ona dokunuyorum, gülümsüyor, varlığımın iyi geldiğini hissedip, seviniyorum. Fakat arka taraftan kadınların bağırmaları/küfürleri duyulunca, kız tekrar kulaklarını tıkıyor, gözleri yaşla duruyor bu defa. Sarılıyorum, ailesinden biri bize doğru yaklaşınca bırakıp uzaklaşıyorum esmer/güzel/üzgün/küçük kızı. Dönüp bakıyorum sonra. El sallıyoruz biribirimize. Gülümsüyoruz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Akvaryumun önüne doğru yürüdüm sonra. Şu an oturmakta olduğum banka yaklaşana dek, kızın teki bana tamponum olup olmadığını sordu. Tabii Katalanca konuştuğu için başta anlaşamadık ama tampon tampon sonuçta ve ifadesini güçlendirmek amacıyla eliyle işaret edip bacaklarını hafif aralayarak dizlerini çökmesi inanılmazdı. Yanındaki arkadaşlarıyla hep beraber gülmeye başladık. “No,” cevabımla ayrıldım yanlarından. Yorgunluktan ölüyorum ve birkaç zenci laf atıyor yine. Bakalım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;16 Ağustos Pazar&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Passeig de Gracia&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Casa Batllo’nun karşısında oturuyorum. 16,5 euro giriş, girip gezdim her yerini. Balkonların, pencerelerin baktığı, o masmavi deniz etkisini tam anlamıyla veren aydınlatma boşluğundan yukarı çıkan merdivenler… Pencere/kapı/merdiven/küpeşte detaylarında kendini ifade eden ‘kemik ev’ gerçekliği. Özellikle maket ve planlarda tam anlamıyla görülen pek çok şey, binanın gerçekliği içinde de hissediliyor ya, mimarinin başarısı bu olmuş tam olarak. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Çatıya çıktım tabii ki. Şu ana kadar Casa Calvet ve Palau Güell önünden geçmişliğim ve Parc Güell’e girmişliğim varsa da, ilk defa bir Gaudi eseri ‘üzeri’ndeyim, çatıda, bacalar arasındayım. Ejderha biçemindeki bacalardan birinin içine giriliyor, doğadan kopmamak adına yaratılan bu mekan bu küçük odayı şelaleyle serinleyen bir yere dönüştürüyorsa da, görsel yanılsamalarla, hoparlörden gelen su sesiyle oluyor tüm bunlar, pek bariz. Burada yaşamıyoruz, hepimiz turistiz. Dahası doğal bir serinlik değil, nemli bir sıcaklık içerideki. Püfür esen rüzgar dışarımızda kalmış. Vadi’yi özlüyorum tabii ki. Gerçek şelaleri, Doğu Karadeniz’in yaylalarını. Doğanın benim için değeri çok fazla. Bunun ayrımına varıyorum yeniden. Tabii Casa Batllo’nun tam beklediğimi vermesi, hayranlık uyandırması, her detayıyla tebessüm ettirmesinin yanında; evet, bu doğa ile özdeşlik kurma ve doğanın doğallığından esinlenme sebepleriyle de seviyorum Gaudi’yi. Sadece amorf üslubu, eğrisel/olağan çizgisi, esinlendiği hayvanlar/bitkiler değil, bu küçük oda/baca içi şelale de bunun örneği pek tabii. Mutlu etmeye yetiyor bu gerçeklik beni- doğaya uzak/hareketli bir şehrin tam ortasındaysam da.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Casa Mila da yolumun üzerinde fakat fotoğraf makinesinin şarjı bitmeye yanaştığı için, hostele dönüp şarja takmam gerekiyor. Bu arada yemek yemem, belki sahile inip Akvaryum’a filan bakmam… Fakat gidesim yok hiç, Antoni amcanın gerçekliğine girdim, çağırıyor bütün varlığıyla, düşüyle, gücüyle, ortaya bırakıp gittikleriyle. Bırakıp gidesim yok.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;***&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Plaça de Reial’de oturuyorum ilk defa, hostelimin olduğu yer. Devasa bir avlu burası, bina döneminin standart örneklerinden; her şeyiyle simetrik, tekrar eden taşıyıcı/açıklık sistemi var, bol bol kemer her yanı. Bu arada bir türlü dinlenemiyorum. Yürümek hiç böyle eziyete dönmemişti. Bu şehir ikinci/üçüncü günden yordu beni, sanırım aynı hostelde kalmayı sürdüreceğim, sokaklarda sabahlamalar, başka mekan aramalar gibi riskler almayacağım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Bir yere oturduğumda ilgi çekmem yarım saat, menü edinmem bir yarım saat daha. Telaş yok burada. Yok tabii. İstanbul’da mp-3 çaların kulaklığından çıkan ses yüzünden uyarır yanında oturan otobüste-metroda. Burada Plot’a giderken, metroda kızın teki açmıştı bangır müziğini, hoparlörden vermişti mis, kimse sesini çıkarmadı, hakikaten rahatsız ediciliğine rağmen. Kimse kimsenin oturuşuna karışmıyor, ne güzel sokakta ayak üstü herkes sevişiyor, öpüşüyor, her şey herkesin içinden geldiği gibi. Ne geğirdiğinde ayıplanıyorsun, ne bağırarak konuştuğunda. Din ve otoriteler denli, ahlak da özgürlükler kısıtlayıcısı ya, aynı zamanda ahlakın yaratmış olduğu o kuralsız/kanunsuz/güya somut olmayan otoritenin etkisi, baskısı, baskınlığı bambaşka. Çok daha kesin ve dahi rahatsızlık verici. Bizim memlekette hoşa gidiyor niyeyse. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Yemek konusunda sıkıntım var burada. Her şey çok ağır ve yağlı geliyor. Hoş, dışarıda yapılan yemek yeme gerçekliğinden kaynaklanıyor bu ziyadesiyle. 20 yıl annemin pek şahane yemekleriyle geçtikten sonra, ton balığına talim etmecelerden beter, (beterin ‘daha kötü anlamıyla’ ingilizcede better’ın ‘daha iyi’ oluşu ironisini kendime anımsatmadan, kendimi gülümsetmeden geçemeyeceğim) burada lokantaların ağır mı ağır kokuları… Çin’e Tayland’a gidenler yemekten dert yanarlar hep, bence buradan çok da farkı olmayacaktır. Zira ben bütün mutfakları seven ve yemekle hiç sıkıntısı olmayan birisi olarak, ağır yemek kokusundan duyacağım rahatsızlık için Uzakdoğu mutfağının sıradışılığında kendimi kaybetme gereği duymuyorum. Oralara gitmenin de büyük arzum olduğunun altını çizeyim. Dünyada görecek yer çok, ilk kez yurt dışına çıkıyor olmam nefis. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Hot dog söyledim bu arada. 2 euro çünkü, en ucuzu bu. Çoğu restaurantta da kahve yok. Starbucks görünce sevineceğim hiç aklıma gelmezdi. Her yerde bira, sangria, fanta, kola. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Saat 18 civarı, Passeig de Gracia&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Casa Mila, diğer adıyla &lt;st1:personname productid="La Pedrera" w:st="on"&gt;La Pedrera&lt;/st1:personname&gt;’dan çıktım. İnanılmaz bir yer çatısı. Alice Harikalar Diyarı’ndanın Alice’i gibi hissetmemek olası değil. (İstanbul’a döndüğümde, fotoğraflara bakan annemin yorumu bu noktada en manalı şeylerden biri olacak. Alice Harikalar Diyarı’nda, Hansel&amp;amp;Gretel bir şey değil, annemin hayal gücü söz konusu olduğunda. Annemle Gaudi aynı kişi olsa, ona bile şaşıracak değilim; diyerek mübalağa etmem de başka yazılar konusu olsun) &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Lost in translation’ıysa her yerde yaşamak mümkün, uzakdoğu’ya gitmeye hacet yok. Mide bozmalar da, kültürel delirmeler de her mekanda olası. Kadıköy’de de, Barcelona’da da. Bir kahveye 4 euro vermeler de cabası. Konudan uzaklaşasım da yok bir yandan… Öyle ya, ilk kez İngilizce konuşma zorunluluğu yaşayıp, ana dilim gibi benimsediğim İngilizceyle dahi anlaşmazlıklar/anlaşılamamalar yaşıyorum ve hakikaten hangi dilde ne şekilde kendimi ifade edebileceğim soruları zihnimde yeşermeye başladı. Bir başka coğrafyaya yerleşmek insanlarca ‘güzel’ bir seçenek olarak gözükür hep. Yabancı olmak… Başka bir yerde her şeye sıfırdan başlamak, herkesin ilgi duyduğu/ihtimal verdiği seçenektir. Kimilerince yegane çıkış yoludur bazen. Fakat insanın kendi dilinde konuşup anlaşabiliyorluğu bambaşkaymış. Ha bunu yaşamak/anlamak için kilometrelerce uzaklaşmalı mıydı evden? Elbette hayır. Ama bir şeyleri kurgulamak başka, yaşamak başka. Akılda tüm olumlu olumsuz yanlarıyla yer eden seçeneklerin en gerçekçi kurguları bile, hiçbir zaman ipiçinde yer almanın verdiği duygu yoğunluğunu vermeyecektir. Ben kadar kurgularından başka hiçbir şeye sahip olmayan ve yıllardır yarattığı mekan/karakterlerle kendi kelimeleri arasında yaşamayı seçen biri için dahi durum bu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;st1:personname productid="La Pedrera" w:st="on"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;La  Pedrera&lt;/span&gt;&lt;/st1:personname&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;’nın apartman kısmında gezinirken rastladığım Türk aile de tüm bu söylemlerimi destekliyordu, misal. Kadın tam bir Türk kadını yorumu yapıyordu mutfak hakkında. Kendisine de bunu söyleyerek başladım konuşmaya zaten: “Tam bir Türk kadını yorumu” Türkçe yorum olmasının ötesinde. Ancak o üslupta bir kişinin yapacağı yorumdu, o mimiklerle, kelimeler her ne idiyse… Dikiş odasındaki iner-çıkar aydınlatma elemanının fotoğrafını çekmesini istedi eşinden, kadın. Fikri beğenmiş ve kullanmak istemekteydi zira. Dikiş diken kadın. Ne güzeldi. Bir aile olmak ne iyiydi. Koç’ta okuyan kızları Merve ve İspanya’da –Katalanya’da- yaşayan oğulları ile bir aile olup buraya gelmişlikleri ve Gaudi’nin yaratısı içinde mimarlık öğrencisi bir Türk olan bana rastlamışlıkları. Onlar da sevindiler beni gördüklerine. Bir yabancıyla Türkçe konuşuyor olmalarına. Daha sonra, aşağıdaki dükkanda “30-35 lira istiyorlar lan bunlar için!” diye bağırışan çocukları görünceyse, yanlarına yanaşmadım bile. Onlardan Taksim’de çok var çünkü. Ha-ha. Tüm bu söylemlerimin yanı sıra, 3.günüm olmasına rağmen burada yaşıyorum, ve bu harika, ‘yaşamak’ ifadesini hiç çekincesizce kullanıyorum zira yabancılamıyorum da hiçbir şeyi, benim olmayan ve çoğunlukla tek bir kelimesini dahi anlamadığım dili bile. Devasa kaldırımlar, koca caddeler, her yerde motosikletler, motosikletlerine özgürce binen uzun saçlı kısacık şortlu kadınlar, bisiklet ve patenleriyle gençler… Araba geçişi olmayan dar ve serin sokaklar, geniş avlular. Her yer meydan, bir sürü ‘plaça’ Öyle güzel bir akşam üstü saati ki şimdi (ahora) güneş de terletmiyor artık, kahve mis, rüzgar serin. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Gece&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Plaça de Reial, yeniden&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Ara sokaklara girip çıkıp yeniden buraya döndüm tesadüfen. Casa Mila’daki Türk aile babası, adını bilmediğim adamın tavsiyesi üzerine Plaza Espanya’daki ışık gösterisini seyre gitmekti aklımdan geçen, fakat yakınımdaki metro durağının beni oraya ulaştırmaması gerçeği ve o tarafa yönelmeye üşenmem sonucu bundan vazgeçtim. Hem şehrin o turistik alanları öyle pek de çekici değil. Buralarda, ara sokaklarda akıp giden hareket daha cazip. Hoş, burası da turistleri çekmeye yönelik hikayeler üzerine şekillenmiş; sokak sanatçısıyla da, fahişesiyle de… Yine de yakınlarda akan standart yaşantıyı gözlemleyebiliyor olmanın hazzı bambaşka. Bir başka şehirde olağan yaşamın tanıklığı, turist turist gezmecelerden keyifli. Kaldı ki, hiçbir yere yabancılık çekmeyen, hatta hemen alışan, şehrin yürüyüşünü dahi öğrenip uygulayan bir tavrım var. Uyumlu, akışkan, kolay biçim alır yönümü oldum olası seviyorum. Katı değilim, prensiplerim yok. Tüm karakterlerimle barışığım, çok karakterimin olduğunun ayırdında. İnsanların genelini korkutabilir bu denklemler, benim doğallığımın parçaları. Bunu ben mi seçtim, oluş’umda var mıydı en başından, ondan çok emin değilim işte. Genetiğimden mi, çevresel etkenlerin gelişimimdeki yansımasından mı, bunun kararı için daha objektif bir göz gerekli belki.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Çok para harcamamaya çalışıyorum. Akşam yemeğimi hostelde yiyorum. Gerçi bu gece yiyecek bir şey kalmamıştı salatadan başka. Çiğ domates yiyemediğim halde, bolca ekmekle yutup doyurdum karnımı. Önce Kanadalı bir kızla konuşuyorduk. Gözlüklü, düz küt saçlarına hafif perçemin eşlik ettiği, erkeklerin çekici bulmayacakları yüz hatlarına sahip bir kız, öğretmen/memur/avukat/anne/eş, kısacası ‘düzenli-düzgün’ addedilecek herhangi bir şey olabilecek ancak kimsenin istediği kadın olmayacak, sevgili olunmayacak ama evlenilecek kadınlardan. Tüm bunları olumsuzlama niyetine söylüyorum ancak, onun karakteri ve bakış açısı, bu durumu onaylıyordur ve kız, görünüşüyle bütünleşmiş bir üsluba da sahiptir sanıyorum. Umuyorum da. Aksi takdirde her şey için belli kriterler olur ve kimse kendi olağan halini ‘daha iyi’ bulmazdı bir başkasından. Halbuki farklılıklarımızla güzeliz. Bu güzellik de, tüm anlamlarıyla güzellik. Her yerde zamanda durumda karşımıza çıkacak ve her kavram için kullanacağımız cinsten.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Tüm bunlar bir yana, Kanadalı kızla sadece beş dakika sohbet ettik. Hakkında da pek bir şey anımsamıyorum. Zira standart yaşamı olan öğrencilerden biri. İnsanı şaşırtacak yanı yok. Öyle iyi halli bir insan. Kaldı ki, konuşmamıza da pek izin verilmedi. Üç Fransız kız geldi ve bizim Kanadalı da onlarla Fransızca konuşmaya başladı. Malum, Fransızın Fransızcadan gayrı dili yok. Geçen İngiliz çocuklarla sahilde içtiğimiz gece de, Fransız kızlar Fransızca konuşarak tirbuşon istediler de, ancak el kol hareketleriyle anlaştık biz. Onlar bilmedikleri için başka dilde konuşmuyorlardı gerçi Hoş, bilmeme durumunda dahi misal bir İspanyolla Fransızın durumu bambaşka. İspanyol başka dil öğrenmemiş olabiliyor, içinde bulunduğu koşullar neticesi. Bildiği kadarını da konuşmaktan kaçınmıyor hiç. Fransız ise Fransızcadan başka dile ihtiyacı olmadığı düşüncesiyle Fransızca konuşmasını sürdürüyor, deli gibi İngilizcesi varsa da, içinde tutmayı tercih ediyor. Hepimizin bildiği Fransız hikayeleri işte. Yakından tanık olmaksa, hakikaten fazla sinir bozucu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Galeria d’Art’ı buldum bugün, Passeig del Credito’da. Juan Miro’nun yaşadığı binaymış burası. Çok güzel işler vardı içerde, çokça da pahalı. Yasak olduğu halde, birkaç fotoğraf çekebildim cep telefonumla. Fotoğraf makinemin şarjı yoktu zaten, hostelde bırakmıştım. Civarda gezinirken sokaklarda çöpleri temizleyen BCNeta adamlarla konuştum. Neta, temiz, düzenli anlamına geliyor. İngilizce’deki neat sıfatı da buna öykünüyor sanki. Latin dilleri işte. Çöpçü tabir edeceğimiz bu insanlar arasında, piercingli dövmeli, güpgüzel akranım kızlar görmek şahane. Metro ve otobüs şoförlerinin de çoğu kadın. Avrupa’da olduğum hissini bu biçimde duyumsamam hakikaten hem talihli, hem kendi ülkemin düşleminde kırıcı, üzücü. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Bu arada &lt;st1:personname productid="La Pedrera" w:st="on"&gt;La Pedrera&lt;/st1:personname&gt; çıkışı Passeig de Gracia’da yürürken, 4 euroya içtiğim kahve sonrası, Bulgar bir çocuğa verdim kalan tüm bozukluklarımı. Metroda çantasını çaldırmıştı ve pasaportu, parası, her şeyi gitmişti. Konsolosluğu arayıp haber verecekti ankesörlü telefon ile-telefonica- kimsenin İngilizce bilmediğinden ve erkeklerin durup ilgilenmediğinden bahsetti. Genç bir kız olduğum için, kendisini anlayacağımı düşünmüş, İngilizce bilmem şahaneymiş. O çocuğa yardım etmemle benzer bir olumsuz şeyin başıma gelme ihtimalini ortadan kaldırdığımı hissettim. Geyik gibi gelecekse de kulağa, insan ne kadar iyi oluyor/düşünüyor/davranıyorsa, o kadar iyiliğe maruz kalıyor da. Sürekli korku ve sıkıntıyla yaşamaksa sıkıntıları ve kötülükleri çağırıyor sanki. Pollyanna da anneannemdi zaten benim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Georg adında bir çocuklaydık gece ise. Alman. O da Plaza Reial’de bir başka hostelde kalıyordu, ancak tek kişilik odada olduğu için epey fazla para veriyor, akşam yemeği kahvaltısı falan da yok, banyosu da ortak, e ne anladım o zaman bu işten. Odada başkası olmayacak diye fazladan para vermeye ne hacet? Gerçi biraz pimpirikli bir çocuktu, temkinli, prensipli gibi sıfatları yakıştırmak daha olağan ya, ben ‘pimpirikli’ de diyebiliyorum çekincesizce. Kaldı ki, kes(k)in hiçbir kuralım olmadığı gibi temkinli davranmam da pek görülmemiştir. Fazla bir rahatlık, oluruna bırakma var benim bünyede, Georg da tam zıttım sayılır diyebilirim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Bira içtik epeyce. Bizde ‘Alman usulü hesap ödeme’ gibi bir tabir olmasına rağmen, Georg Alman usulüne yanaşmadı, kendisi ısmarladı her şeyi. Kumsala yürüdük sonra, yorgunluktan öldüğüm o vaziyette onca yolu kat etmem takdire şayandı. Hakikaten yorgunluğu bu gece itibariyle duyumsamaya başladım. Burada ya kültürel aktivite manyağı turist olunmalı, ya gece yaşantısı delisi, ikisi bir arada yürüyünce iş zor. Tabii keyifli her yönüyle. Ve yine demeliyim ki, yalnız olmak burada, bu sokaklarda, pek şahane.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Georg ve sonradan tanışacağım Alman çocuklar, Londra’da yaşayan diğerlerine nazaran daha alışılmadık bulmuşlar İspanya’yı. Buradaki hayatın hızından korktuğunu söyleyen oldu mesela. İnsanların her saatte her yerde olmaları, sokak dolusu fahişeler, yürürken bir yandan dudak dudağa yapışmış öpüşmesini sürdüren lezbiyen çiftler, sarhoş turistler… çok ‘delice’ geliyordu Almanlara, anladığım/anlattıkları kadarıyla. Oda arkadaşlarımdan biri olan Danimarkalı bir çocuk, Georg ve ismini anımsamadığım diğerlerinin aksine bu ‘delice’ bulduğu durumun tadını çıkarmaya çalışıyordu, o mesela, Barcelona’ya tam anlamıyla dağıtmak için gelmişti. Madrid’te o kadar da eğlenemeyip buraya uğramıştı. (Valencia’da nispeten sakin günler geçirip Barcelona’nın hızlı yaşantısına geri döndüğü günlerde, ben de Barcelona’nın hızından yorulmuş, Costa Brava’ya gidiyor olacaktım.)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Neyse, bu gece ‘crazy Turkish girl’ yaftasını yediğim gece oldu. Tabii bu durum hoşuma gitmiyor da değil. Çantamı uçak biletimi alıp gelmiş olmamı herkes garipsiyor. Hepimiz böyle hareket ediyor olsak, diyen yok ama. Herkes kendini garantiye alma peşinde. Planlı programlı hareket etmek ve tanıdıklarla bir arada olmak daha ‘güvenli’ hep bir güven takıntımız var artık. Sokağa çıkmaya korkumuz var, evin kapısını açık bırakmaya korkumuz. Yalnızlıktan da korkuyoruz, insanlardan da. Kendimize de güvenmiyoruz dahası… Tüm bu kendine-insanlara-yaşama güvensizlik içinde, James’in tabiriyle ‘modern yaşamda herkesin paranoyaklaşmış bu hallerinde’ kendime döndüğümde hakikaten seviniyorum. İyi ki böyleyim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;17 Ağustos Pazartesi&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Gün, Iglesia de Bétlem önü (kilisenin adını unutmayayım diye yazıyorum bunu, şimdi öğrendim, -eylül ayındayız ben bunları yazarken, İstanbul’dayım- bétlem’in adına henüz bakıyorum sözlükten, bulamıyorum)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Kilise nefisti. Hem dinlenmiş oldum, hem de bu devasa yapılara girip çıkmayı pek seviyorum. Sevmenin yanında, kızıyor ve garipsiyorum da. İnsanların dua etmek için bir mekana gelme zorunluluğu hissetmeleri, birilerinin paralar harcayarak, uğraşıp didinerek böyle ihtişamlı yapılar yapmaları, burada Tanrı’ya, İsa’ya daha yakın hissetmeleri… Mezarlığa gidip dua etmeyi de bu yüzden anlayamacağım hiç. Benim babamı yakınımda hissetmediğim tek yer mezarının dibidir. Evindeyken, sokaktayken, onun görmediği bir başka ülkenin sokaklarında gezinirken, çok daha yakınımda halbuki babam. Aynı şekilde bir yaradan’la diyaloga girmek için kiliseye camiiye gereksinim duymak da anlayamayacağım şeylerden biri. Öte yandan vitraylarıyla, kemerleriyle, simetrisiyle, mini kubbeleri tonozlarıyla, duvarındaki dokuların farklılaşmasıyla güzel bir bina burası. İçine çekiyor, tam bir kilise işte!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;st1:personname productid="La Sagrada Familia" w:st="on"&gt;&lt;st1:personname productid="La Sagrada" w:st="on"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;La Sagrada&lt;/span&gt;&lt;/st1:personname&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt; Familia&lt;/span&gt;&lt;/st1:personname&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;, iç&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;İşte esas kilise! Acayip bir yapı burası, beklediğimden kat be kat fazlası. Çok enteresan, milyonlarca detay dolu, her baktığında yeni bir şey fark ediyor insan binanın cephesinde de, içinde de. Heykellere bezeli her metrekaresi. Öyle çok hikaye var ki üzerinde… İçerideki taşıyıcılar üst kısımlara doğru dallara ayrılıp, tavandaki parçalı/desenli/amorf yapıyı oluşturuyorlar. Tıpkı bir ağaç gibi. Ağaçtan, doğadan esinlenmiş Gaudi ve bunu kolonlarına yansıtmayı başarmış. Casa Mila’nın balkonlarından, Parc Güell’in banklarından da bildiğimiz gibi, doğanın doğal tavrını eserlerine yansıtmayı başardığı kadar, Barselona’nın tavrı da böylece şekillenmiş, içinde yaşayan insanlar da. Kaldırım taşlarındaki kıvrımların üzerinde yürüyen insanların hallerine birer yansıtıcı görevi gördüklerini düşünmüştüm daha Rambla’da yürüdüğüm ilk günümde. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Bu arada muhtemelen sonsuza dek sürecek inşaatın getirisidir, kolonların hemen her birinde kullanılan taş cinsi biribirinden farklı. Binanın (bu şaheserin bir bina olması ne acayip, hangi kelimeyi kullansak eser’i azımsıyoruz sanki) farklı dönemlerde inşa edilmiş kısımları hemen kendini belli ediyor zaten. Bilinçli bir tutum dahi olabilir bu, turistleri çekmek ve şehrin reklamını yapmak açısından &lt;st1:personname productid="La Sagrada Familia" w:st="on"&gt;&lt;st1:personname productid="La Sagrada" w:st="on"&gt;La Sagrada&lt;/st1:personname&gt; Familia&lt;/st1:personname&gt;’nın süren inşaatı ve buranın aynı zamanda şantiye olması gerçeği çok değerli zira. İçeride inşaatta çalışan işçilerin fotoğrafları, birtakım sözleri dahi yer alıyor. Gerçi Gaudi hayatta olsa bu tavrı bir art niyet olarak görür müydü ve tepkisi ne olurdu merak etmiyor değilim. Keza Antoni üstad, son derece mütevazı bir mimarmış, yaşadığı dönemde zenginlerin paralarıyla çalışması ve mühim insanların desteğiyle iyi çevrelerde iyi paralar kazanması bir yana, halkın içinde yaşamayı seçmiş ve çok önem verdiği kilisenin inşaası sırasında burada kalmaya başlamış. Mezarı da, buranın altında gizli bir bölmede zaten, ruhunun da kilisede kalmışlığını iddia edebilirim, hristiyanlığı çok güçlü ve sagrada familia’yı yaşamının projesi haline getirmiş zira. Ben tüm bunları bilmeme rağmen o kadar da önemsememiştim burayı görecek olmamı, genel olarak Gaudi’yle ilgileniyor ama kilise için ölüp bitmiyordum. Elbette metronun merdivenlerinden çıkıp arkamı dönüp eser’le karşı karşıya kaldığım an tüm bu düşüncelerim kısa bir suçluluk duygusu yarattı. Ardından zaten Gaudi’nin hayatının eserine bakıp bakıp hayranlıktan gözlerim doldu. Yaşamımda ilk kez hayranlıkla bu kadar dolup taştığıma ve dahi handiyse ağladığıma tanık oldum kendimin. Çok garip, yoğun ve güzel, inanılmaz bir hissiyattı bu. İçeriye girip yukarıdaki satırları yazmakta olduğum sırada da bu devam etti. Bunları yazarken asansör sırasına girip orada yazmak filan bile geçmedi aklımdan. O kadar kaptırmıştım ki seyretmeye. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Kemerler, vitraylar, standart kilise tavırları, hepsi bir yana, en garibi şehrin ortasındaki bu yapının hemen yanı başında, tabi olarak, şehir hayatının sürüp gidiyor olması. Apartmanlar, mc donalds… Buradaki apartmanlardan birinde uyanmak her sabah, ne acayip olur. Sagrada familia’nın karşısında yaşamak. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Akşam, passatge del credit&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Bu pasaj, hakikaten, sadece Galeria d’Art’ı barındırmasıyla değil, başka bir tarafıyla daha büyüleyici. Şimdilik Barcelona’daki en güzel yer’im burası. Burayı solumak, burada yapayalnız kalmak çok güzel. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Bu akşam hayatımda ilk kez bir sex shop’a da girdim bu arada. Buraya kadar gelmişken yapmasam olmazdı. Her şey beklediğim kadar şaşalı, pırıl pırıl bir sürü oyuncak… Orta yerde kadın-erkek için ayrılmış deneme kabinleri… Arka kısımdaysa sex shop’un barı vardı beni şaşırtan. İnsanların oturup içki içtikleri, güzel yarı çıplak barmen kızların olduğu bir bar, standart. Striptiz direkleri var, o da tamam. Ama bir de dev ekranda pornolar dönmekteydi ki, birkaç saat sonra oranın nasıl bir mekan olacağını merak etmedim bile. Zira burada bir başımayken yanıma yaklaşması muhtemel bir başka siyahiden de kaçamam artık. Tabii bunları şimdi düşünüyorum. O sırada işin eğlencesinde kalabilirdim bile. Ama çıktım. Sahile indim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Gece Port Vell’e gidiyorum yine. Çektiğim fotoğraflara bakar, deftere bir şeyler karalar, sarma tütünümü içerken, esmer bir adam gelip konuşmaya başlıyor. Aksanı Arap gibi. Pakistanlı olduğunu öğreniyorum. İsmini falan anımsamıyorum ama kendisinden ilerleyen saatlerde evlenme teklifi alacağım. İtalyan çocuklar gibi bir gece dışarı çıkmak, ya da Afrikalılar gibi hastalıklarını bulaştırmak niyetinde değil, adam düpedüz evlenme isteğini sunuyor bana. Hemen herkes gibi başlangıçta Fransız olduğum kanısına varıyor, Türk olduğumu söyleyince, Müslümansın sen beni anlarsın diye giriyor muhabbete. Tabii elimden geldiğince dert dinleyen, kibarca konuşan genç ve güzel kadın olunca onun gözünde, bir de ‘güven verici’ sıfatını yapıştırıveriyor bana. Zira kendisi epey güven sorunu yaşıyor. 14’ünde babasını, 21’inde annesini kaybetmiş. Babası yanlış anımsamıyorsam kalp krizi geçirmişti, annesi de yine hastalanıyor, uzun süre bakımını üstlenmesinin ardından onu da toprağa veriyor. Ülkesinden ilk ayrılıp İngiltere’ye yerleştiğinde geride nişanlısını bırakmış. O Londra’da çalışıp para biriktirmeye gayret ederken, nişanlısı boynuzlayıp Pakistan’ın zenginlerinden bir adamla evlenmiş. Bunca kaybın üst üste gelmesi üzmüş adamcağızı. Adamcağız diyorum ya, esmer/sert yüz hatları ve aksanı yüzünden bana öyle geliyor, 25 yaşındaymış yoksa daha. Daha fenası, Barselona’yı sevdiğini söylediyse de, burada da epey mutsuz, sıkıntı çekiyor. Kimseye güvenemiyorken zaten, insanların çok ikiyüzlü de olduğundan dem vurdu durdu. Bir gece çıkıp eğleniyorsun, ertesi gün ‘sen de kimsin?’ diyorlar sana, dedi. Mümkündür, her yerde var bu tiplerden diyorsam da, genellemeler içinde boğulup beni yüceltmeyi tercih ediyor tabii. Yorgunluğum bahanesiyle, ısmarladığı biraların da zaten iyiden iyiye uykumu getirmesiyle hostelime dönmek istediğimi söylüyorum. Beni Plaza Reial’e kadar bırakıp, ertesi akşam aynı saatte aynı yerde görüşmek üzere söz almaya çalışıyor. Boşuna uğraşma, söz vermiyorum, gelmeyeceğim desem de, ben bekleyeceğim diyerek veda ediyor bana. Beklediğini söyledi günler sonra karşılaştığımızda, eminim beklemiştir de. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;18 Ağustos Salı&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Palau Güell&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Defalarca önünden geçtiğim Palau Güell’i nihayet açık buldum ve şu an içerdeyim. Alt kata da ineceğim ancak ne yazık ki restorasyon nedeniyle çatıya çıkamıyoruz. Taş ve çeşitli seramikler kullanılmış, yerler ahşap. Enteresan bir yer burası. Çatıdaki bacalar –sokaktan bakmak fikir sahibi olmaya yeterli esasında- dışında Gaudi üslubunda pek bir şey olduğu söylenemez. (Gerçi bodrum kattaki kemerlerin biribiri üstüne geçişi, Parc Güell’deki ve dahi Sagrada Familia’daki taşıyıcıların dallanıp birleştikleri noktalara benzeşiyor, temelde mantık aynı hepsinde.) Burası bir saray, palau bu anlama geliyor ancak bizim algıladığımız anlamda ‘saray’ ihtişamına sahip değil. Bodrum kata indikten sonra izlediğimiz vidyoların gösterdiği ise, yukarıdaki kısımların abartılı döşenmişliği, dönem için epey kıymetli, ihtişamlı bir yapı olduğu yönünde. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Carrer del Bisbe, Catedral’in önünde/karşısında oturuyorum. (Englesia de &lt;st1:personname productid="la Santa Crau" w:st="on"&gt;&lt;st1:personname productid="la Santa" w:st="on"&gt;la   Santa&lt;/st1:personname&gt; Crau&lt;/st1:personname&gt;) giriş 5 euro, fakat askılı elbisem nedeniyle içeriye alınmadım, omuzlarımın örtülü olması gerekiyormuş. Ben de turist gruplarının neden içeri girmekten vazgeçtiklerini merak ediyordum, meğer kapı dışarı ediliyorlarmış. 5 eurom bana kaldı, işe iyi tarafından bakmalı. Kilise yok anasını satayım memlekette! diyerek gülümsemek bir yana dursun, az evvel de bir kilisenin görevlisi ‘kapatıyoruz’ diyerek –katalanca ne dediydi ise artık- dışarı çıkardı hepimizi. Dinin gücü/güçsüzlüğü, kucaklaması veya kapı dışarı uğurlaması işte. &lt;st1:personname productid="La Sagrada Familia" w:st="on"&gt;&lt;st1:personname productid="La Sagrada" w:st="on"&gt;La Sagrada&lt;/st1:personname&gt; Familia&lt;/st1:personname&gt; ise nasıl güçlüydü, nasıl çekiyordu, nasıl bambaşka bir şeydi… O da kilise, güya.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Hosteldeyim. Saat 18’e yaklaşıyor. Duş aldım, müzik dinliyorum, günlerdir New Order’mış meğer yoksunluğunu çektiğim. Bugün Barselona’nın beni hakikaten dehşet yorduğunu iyice ayrımsadım. Catedral’in önünde bitkin vaziyette oturmuş, köpük yapan çocuğu izlerken oldu bu. (Bu çocuğun bahsi sonra geçecek.) &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Yarın hosteldeki son günüm. Sonra denize yakın başka bir yere taşınırım diyordum fakat sanırım başka bir şehre taşınacağım. İlk kez bugün –tüm bitip tükenmişliğime, sırtımın ve ayaklarımın ağrısından duramama rağmen- bir turist informacion’a girdim ve beni bir başka turist information’a yönlendirdiklerinde, yaptığımın bir hata olduğunu fark ettim. Costa Brava’ya nasıl gideceğimi öğrenmekti halbuki yegane niyetim. Neyse öğrendim sonra bir şekilde. Palamos veya &lt;st1:personname productid="La Fosca" w:st="on"&gt;La Fosca&lt;/st1:personname&gt; olacak gideceğim yer. Bilet alacağım yeri de öğrendim. Sarfa otobüs şirketinin adı. Carrer d’All Bel’deki terminali bulmam gerekecek. Tetuan’a yakınmış, metroyla giderim bir şekilde. (Sonradan esas orada bırakan metro line’ını da öğrendim)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Saçmasapan bira içmece yarışları yapıp yüksek sesle bilmediğim bir dilde şarkı söyleyen genç sarışınlar. Sokakta limonlu nestea’mi –BCN’nın yegane çayı- yudumlarken yanıma gelen Josef. Akşam yemeğimi yedikten sonra, saat 9’da Nevermind adındaki barın önünde buluşmak üzere sözleştik. Hah, bir de Pakistanlıyla 9.30’da sahilde randevum var ama ikisine de gidesim yok. Josef’e söz verdim sayılır gerçi. Neyse bakalım… (İyi ki de gitmişim, iyi şeylere vesile oldu)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Bu arada Costa Brava’da nereye gidip nerede kalacağım, nasıl döneceğim, havaalanına nasıl ulaşacağım hakkında filan hiç bilgim yok aslında. Hiçbir şey hakkında fikrim yok bu kalabalık ve gürültü arasında. Tamamen doğaçlama yaşıyorum ve her zamanki gibi kendi neslimi, boş boş içip sıçan nicesini yabancılıyorum. Bu arada iki kız arkadaş oturdu yanıma, İspanyolca konuşuyorlar. Kart çıkardılar, iskambil kağıdı, beni de davet ediyorlar. Öteki masadaki salak çocuklar bağırıp bağırıp bira fondiplemeyi sürdürüyor. Adamların yaşamı bundan ibaret. (Hakikaten öyle, Palamos’tan dönüp oda aradığım sırada aynı çocuklar aynı masada takılıyor olacaklar!) &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Akşam yemeğimi sayıları 3’e çıkan kızlarla yedim. Ekvador’dan gelmişler. Hepsi kısacık boyu, hafif balıketli oluşları, kocaman gülümsemeleri, rahat tavırları, hoşnutlukları, sıcacıklıklarıyla tam anlamıyla Latin Amerika’dan geldiklerini hissettiriyorlar ve gerçek İspanyolca konuşuyorlar! Şehirde duyduğum Katalan dili çünkü hakikaten, benim konuştuğum sadece İngilizce, oda arkadaşım olan Brezilyalı iki kızın konuştuğu Portekizce… Bu ise gerçek, capcanlı İspanyolca. Hoş, hepsindeki heyecanı seviyorum ama İspanyolca’yı nispeten yakınsıyorum da. Dil bir yana, kızlardan küt saçlı perçemli olan mimarlık öğrencisiymiş, yıllar evvel, mimarlıkla ilgisi yokken de görmüş ama Sagrada Familia’yı filan. Kıvırcık uzun saçlı melez gibi duran kız ise psikoloji öğrencisi. Hepsi biribirinden tatlı. Lisedeki kız arkadaşlarımı anımsatmalarıyla iyi geldiklerini söyledim, çok sevindiler. Sıraya girip yemek alıp muhabbet etmeceleri, okul muhabbetlerine benzetip güldüler. Fransızlar gibi şerefsiz de değiller hiç, aralarında yaptıkları esprileri de tercüme ettiler bana. Josef arıyor ama, gitmem lazım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Josef’le bir bara gidip oturuyoruz, arkadaşı Ahmed orada, Ahmed’in annesi Faslı (Marok) babasının nereli olduğunu anımsamıyorum ama Ahmed’in tipi, tavrı farklılığını çokça ortaya seriyor. Güleç, eğlenceli bir adam, İngilizce bilmiyor neredeyse, buna rağmen anlaşabiliyoruz. Ama aralarında Katalan Katalan konuştuklarında biraz çekiniyorum tabii, zira bu çok eğlenceli adam pek güven veren bir tip sayılmaz. Bir yere gitmek’ten bahsedip duruyorlar. Bu sırada müthiş bir tesadüf oluyor ve Jon içeri girip bardan mojito söylüyor, gidip selam veriyorum, masamıza gelip oturuyor. Benim gibi başkalarıyla muhatap olmadığı, arkadaşlarıyla takılan herhangi bir İngiliz olduğu için, yanımdakileri benden çok garipsiyor tabii. Hiç diyalog kuramıyorlar. Aralarında bir çeşit çevirmenlik yaptığım oluyor çok acayip bir şekilde. Geçtim hangi dilde konuştuğu belli olmayan Ahmed’i, Josef’in İngilizcesinden Jon’un İngilizcesine çeviri yapıyorum bir ara. Kültürlerin nasıl bambaşka olduğunu düşünüp eğleniyorum. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Maç izleyip biralar/mojitolar yudumlanırken Jon’un arkadaşları geliyor neyse ki, James beni gördüğüne epey seviniyor. Yanlarında birkaç İngiliz çocuğun dışında, Avustralyalı cır cır cır konuşup Jon’la kafamızı şişirecek olan bir kız ve anne-babası da var. Jon’la oturduğumuzu görünce Londra’dan başka bir arkadaşları olduğumu sanıyorlar önce, Türk olduğumu öğrendiklerindeyse epey ilgileniyorlar benimle. Türk olmamı insanlar önce garipsiyorlar, sonraysa neden, pek hoşlarına gidiyor bu durum. Başka bir coğrafyada, ana dilimin konuşulmadığı bir yerde, yalnız ve 20 yaşında bir Türk kızı olma durumu tüm seyahatim boyu (Paris ve Amsterdam dahil) en keyif aldığım hissiyatlardan oluyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Bu gece bir şekilde İspanyollar yerine İngilizlerle nispeten güvenilir ve epey keyifli geçiyor. Nispeten güvenilir derken, güvenilir olmadığından bahsetmiyorum asla, aksine İspanyolların da güvenilir olabilecekleri ihtimali üzerinde duruyorum- tabii şu da bir gerçek ki, eve uğramamız lazım diye aceleyle kalktılar ve bizim de kendileriyle gelmemiz için ısrarcı davrandılar. Çok da bir numara olduğunu sanmıyordum gerçi, alt tarafı ot içmeye gidiyorlardı bana kalırsa. Eh onu da herkes sokakta gerçekliyor zaten.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Gecenin sonunda epey tatsız bir hadise oldu, belirtmeden geçmeyeyim. Barda sangria mojito bira votkalar sonrası deniz kenarına inip orada bitirelim dedik. James’le biz en önden diğerleri arkamızdan 8-10 kişi yürüyorduk. Tam da James kendisini deli manyak bir tip olarak görmemi istemediği gibi bir şeyler söylüyordu. İşte bu sırada gerçek bir manyak çıktı karşımıza. 8 yaşında filan bisikletli bir velet tam karşımıza çıktı ve biz James’le yan yana dururken, çocuk pet şişesinin kapağını açıp içindeki sıvıyı benim değil James’in suratına fırlattı. ‘Asidik bir şey’ dediysek de son olarak, bu koku benim çok iyi bildiğim tiner kokusuydu tam olarak. James’in tüm suratı yandı, sonra da haftalarca tek gözü bantlı, korsan gibi gezecekti kendi tabiriyle. Tabii bu kötü olay sonrası herkes evine dağıldı, bisikletli çocuk basıp gitti, İngilizler tekinsiz bir şehirde olduklarını fark etti, ben de onlara İstanbul’un tinercilerinden ve Alman/Hollandalı arkadaşlarımızın da bu gibi durumlarda ne kadar korktuklarından filan bahsettim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;19 Ağustos Çarşamba&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7875689563409015349-3865041488735773598?l=serandemiral.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://serandemiral.blogspot.com/feeds/3865041488735773598/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7875689563409015349&amp;postID=3865041488735773598' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7875689563409015349/posts/default/3865041488735773598'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7875689563409015349/posts/default/3865041488735773598'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serandemiral.blogspot.com/2011/02/ispanya-guncesinin-ksa-bir-bolumu.html' title='İspanya Güncesi&apos;nin kısa bir bölümü'/><author><name>Seran Demiral</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02656353356119570306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_EhwpfVZgJU0/SLPlLNDfb3I/AAAAAAAAAAM/-JWA0lT0m-c/S220/vay+be.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7875689563409015349.post-5503689210244003374</id><published>2010-07-21T07:32:00.000-07:00</published><updated>2010-07-21T07:32:41.575-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='simülasyon'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gerçek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zaman'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hız'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sanal'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tasarım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='heidegger'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='baudrillard'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mekan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='einstein'/><title type='text'>Hız, simülasyon, sanal-gerçeklik (yeni-gerçeklik) üzerine</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;HIZ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Hız, fizikteki tanımıyla birim zamanda alınan yoldur. Yani birim zamanda mekanın değişimidir, hatta zaman içerisindeki değişim, farklılaşma için kullanacağımız kavram yine ‘hız’dır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Burada kullandığımız ‘zaman’ tanımı da, Einstein sonrası fiziği ele alacak olursak, boyutsal bir zamandır. Nesnenin var olmasını mümkün kılmakta olan, ya da farklı zamanlarda nesneleri farklı biçimlerde var eden bir zaman kavramıdır bu. Kısacası değişimdir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Kaldı ki, standart bir zaman algısı içerisinde de, zamanın akıp gitmesinden, böylece hiçbir şeyin sabit kalmayışından da bahsedebiliriz. Hatta Herakleitos’un milattan önceki bir ‘zaman’da “Aynı suda iki defa yıkanılmaz, çünkü her şey akar, değişir,” önermesiyle bunu ifade etmesi de, zamanın her halükarda mekansal değişimlere atıfta bulunduğunun bir göstergesi sayılabilir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Fransız düşünür Jean Baudrillard, Amerika adlı kitabında hızı şu şekilde anlatır: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;“Hız arı nesneler yaratır. Kendisi de bir arı nesnedir, çünkü yeri ve yerle ilgili başvuru noktalarını siler, zamanın akışına gidip onu yok eder. Kendi nedeninden daha çabuk gidip akışını keserek bu nedeni ortadan kaldırır. (…) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;“Hız bir ilk alan yaratır ki bu alan ölüme neden olabilir ve tek kuralı ardında hiç iz bırakmamaktır. Araba sürmek nesnelerde, bunları boşaltarak bir tür görünmezlik, saydamlık yaratır.” &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Aynı bölümün devamında hız neticesinde şekillerin intiharından bahseden Baudrillard’ın tanımına şekillerin, biçimlerin, kavramların yok olması, akması, karışması da eklenebilir, eklemlenebilir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Geçtiğimiz sonbaharda yaşamını kaybeden müzisyen Orhan Atasoy’un ‘Motor Aşkı’ isimli şarkısının sözleri de hız denildiğinde akla ilk gelen hızı anlatmakla beraber, aslında hızın kavramları nasıl biribirine geçirdiğine ilişkin temaları da barındırır:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;“Hız bu insanı uçurur, zamanı terse kaçırır. Dere tepe düz aşırır, yaşamla ölüm arasında.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Hızın insanı uçurması sanısı, arabanın hızı ifadesinin “jet gibi” söyleminde kendini bulması, hızlı olmanın zaman kazanmakla aynı manaya gelmesi, Concorde uçağının ortaya çıktığı zaman dünyayı değiştireceğine inanılmasını da açıklayabiliyor aslında. Concorde ilk süpersonik yolcu uçağıydı ve 50’lerin ortasında gelişip 60’lar sonunda gerçeklenen bu fikir büyük yankı uyandırmıştı. İlk defa ses hızını geçen savaş pilotu Charles Yeager bir uçak içindeydi. Şimdiyse Felix Baumgartne, Red Bull Stratos projesi kapsamında, ses hızını insan bedeniyle aşan ilk insan olmak için çalışmalar yapmakta. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;SÜREÇ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Şunu söyleyebiliriz ki, geleneksel anlamda kabul ettiğimiz zamanı, ivmesi sürekli artıyor gibi algılarız. 20 yaşındaki bir insan için 20 yıl uzun bir zamanı ifade ediyorken, 60’ına gelmiş bir insan 20 yılı azımsayacaktır. Ancak bu onun zamanının hızlı geçtiği değil, hızlı geçmişliğinin sonucudur. İleriki bir yaşta insanın zamanı yavaşlayabilir veya insanın yoğunluğu ne kadar azsa, yaşamının ivmesi o kadar düşüyor olabilir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Bu noktada Einstein fiziğine dair yeni bir bahis açmak olası, zira Einstein görelilik kuramında, zamanın, mekan ve maddeyle birlikte var olduğunu söyleyerek uzay-zaman’dan bahsediyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Türkçe’de, ‘Mekan’ ve ‘ortam’ kelimeleri araf bir gerçeklik bölgesi için kullanılırken, İngilizce’deki ‘space’ bunun bir adım ötesi. ‘Boşluk’, ‘mesafe’ olabilen ‘space’, aynı zamanda, ‘mekan’ ve hatta ‘uzay’ anlamına geliyor. Aslında bu yüzden ‘space-time’ ifadesi daha anlamlı olabiliyor çevirisi olan ‘uzay-zaman’dan. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Space-time, mekanla zamanı birlikte var eden ve bunu maddeye ait bir nitelik olarak tanımlayan bir kavram. Dahası, varoluşçulardan Martin Heidegger, “Varlık ve Zaman” adlı yapıtında, zamanı ontolojik olarak ele alıp, zamanın nesnelerden ve dahi insandan bağımsız var olamayacağı teorisini ortaya atıyor, ki eş-zamanda yaşayan Einstein’ın da fizikte benzer konuyu benzer biçimde ele alışı, düşünce akışının bir akım olarak varlığını sürdürüyor olmasının da ispatı gibi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Zamanın ve buna bağlı olarak insanların yaşam alışkanlıklarının değişimiyse 20.yy’ın her on yılında kendini çok güçlü hissettirirken, zamanın daha da hızlanmasıyla beraber, 21.yy’da belki de her yılda, her haftada, her saatte başkalaşıyor, gelişiyor hale gelecek. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Fakat 20.yy gerçekten, akımların sürecinin ne kadar azaldığının, değişimin çoklaştığının ve her türlü yaratımın yavaş yavaş birbirine geçtiğinin, karıştığının bir göstergesi. Duchamp’ın ‘ready-made’ tanımı, şimdinin enstalasyon anlayışı, her şeyin kolaj mantığı üzerine oturtulabiliyorluğu… Sanat üretiminin tüm başkalaşım evresi 20 yy. modernizm sırası ve sonrasına dayanıyor aslında. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Tabii 50’lerden itibaren baş gösteren bilgisayar devrimi bir yana, insanların zihninin özgürleşmeye başlaması da yine aynı tarihlere rastlıyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;60’lar sonu 70’ler başında ise mimarlıkta özellikle archigram hareketiyle ütopik düşüncenin etkileri görülmekte, edebiyatta bilimkurgunun yükselişte olduğu hissedilmekteydi; Philip Dick, Robert Heinlein, Frank Herbert, Roger Zelanzy gibi yazarların başyapıtlarını verdikleri bir dönem yaşanmaktaydı. Ve gerek –başta Fransa- Avrupa’daki birtakım siyasi hareketlenmeleri, gerek Amerika’daki beat’in akabinde gelen ‘hippi’ nesli düşünecek olursak, tüm bunlar özgürlük fikrini benimsemiş bir neslin varlığıyla paraleldi. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Archigram adı, 1961 ile 1974 arasında yalnızca 9,5 sayı yayımlanmış bir dergiyi ve onun çevresinde örgütlenmiş bir grup genç mimarı niteliyor: Warren Chalk, Peter Cook, Dennis Crompton, David Greene, Ron Herron ve Michael Webb. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Archigram sadece ütopik projelere imza atan mimarlara ilham vermekle kalmayıp, teknolojinin sınırlarını zorlayan, kendine özgü esprili tutumuyla bugün kült hale gelmiş olmanın zeminini etkin olduğu yıllarda hazırladı. Sürekli yenilenen plug-in-city, devinen ve gelişen walking city, kurulup-bozulan instant city’ler başlıca tasarımlardı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Kurgunun gerçeği yakınsadığı, insanların değişimlere zihinlerini açtığı, duvarların yıkıldığı, sınırların ortadan kalktığı bu yeni-çağda ‘birey’ tanımı da kendine her koşulda yer etmeye başlıyordu. Tasarımlar ‘kişiye özgü’ hale geliyordu. Umberto Eco, buna “Açık Yapıt” isimli kitabında çokça değinmiştir. Bir sanat yapıtı, sanatçısının üretimini bitirdiği anda gerçekten bitmiş midir, yoksa kullanıcısıyla/okuruyla vb. başkalaşır, ortaya çıkma sürecini devam ettirir mi? İşte 70’ler sonu, 80’ler ve postmodernizmin doğuşuyla beraber bu gibi tartışmaların gündemde olduğu bir zaman dilimine geçilmişti. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Sanat yapıtları ve endüstriyel üretimde olduğu gibi, bilgisayar dünyasında da ‘kişiye özgü’leşme kendini gösteriyordu. Bunun ismiyle de en büyük ispatı PC’nin açılımının ‘Personal Computer’ olması. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;2006 yılında Hewlett Packard “The Computer is Personal Again” sloganıyla bunu bir kez daha anımsattı. Türkçe’ye bu reklam kampanyası “Bilgisayarın hayatındır” şeklinde çevrildi. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Bu ‘kişiselleştirme’ hadisesini çok daha güçlü bir reklam kampanyasına çeviren ilk şirketse Apple’dı. Hatta 1998’de ödül aldıkları “Think different” kampanyasıyla adeta bir manifesto yayınlamışlar, Albert Einstein, Martin Luther King, John Lennon, Pablo Picasso gibi bambaşka alanlarda öne çıkmış pek çok popüler ismi kullanmışlardı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Macintosh, “think different” konusunda 2000’den bu yana “seninfilmin” ve “seninmelodin” başlıklarıyla, sanal ortamda gerçeklenen film ve beste yarışmaları da düzenliyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;SİMÜLASYON VE YENİ GERÇEKLİK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Değişim, bilgisayardan ziyade, onun etkinliğindeki internet dünyasında kendini gösterdi. Bu yeni çağa ‘iletişim çağı’ ismi takıldı. Üretim ve paylaşımın da hız kazanması önemsenir oldu. Tabii artık yeni bir ‘ortam’ söz konusuydu. Siberuzay olarak da tarifini yapabileceğimiz yeni sanal ortam. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;20.yy sonunda bu kavramı Jean Baudrillard ‘Simülakrlar ve Simülasyon’ kitabında çok yerinde ifadelerle aktarmıştır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;‘Simülasyon kuramı’ dediği kuramla, gerçeklik ve sanallığın iç içe geçişini, hatta gerçeğin yerini alan simulakrların oluşturduğu yeni-gerçekliği ifade eder. Kendisi buna ‘hiper-gerçek’ tanımını uygun görmüştür ama bu gerçeğin ta kendisidir aslında, o yüzden ‘yeni-gerçek’ ifadesi 2010’larda daha doğru duracaktır belki de. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;2000’den itibaren ‘simülasyon’ denince akla ilk gelen The Sims, hala 100 milyonu aşkın satışıyla en çok satan bilgisayar oyunu ünvanını elinde tutuyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;SECOND LIFE&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Önceleri gerçek parayla üye olunarak oynanan ‘second life’ parasız hale getirildi, 2003 yılından bu yana internet sitelerinden oynamaya başlamak mümkün. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Kendi sisteminde kendine ait para birimiyle (linden doları) çok güzel işleyen ikinci dünyada, ev satın alıp, dükkan kiralamak, mükemmel modellenmiş bir sahilin kenarına ev tasarlayıp inşa etmek ve nihayetinde yapılan işleri gerçek hayatta gerçek paraya dönüştürmek bu simülakr’da olası. Sanal yaşantıyı gerçek hayata taşıyan en yaratıcı değerlerden birisi. Fakat henüz herkes kendi kimliğiyle oyunda yer almıyor, herkesin ‘ikinci’ hikayesinde bir avatarı, bir başka ismi ve bedeni var. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Bruce Bethice’nin 1983 yılında Asimov’un bilimkurgu dergisinde yayınlanan öyküsünde ilk defa telaffuz edilen “cyber-punk” ismi, daha sonra 84’te William Gibson’ın Neuromancer’la başlayan üçlemesiyle popülerliğini kazanmıştır. Burada anlatılan dünya, simülasyonla başlamış yeni-yaşantının en gerçekçi habercisidir. Kendisinden çok önce bir tarihte yazılan ünlü Orwell distopyası 1984’te ifade edilen “güç cehalettir”in tam tersi bir vurgu yapılır bu yeni çağın bilim-gerçekliği distopyasında, “bilgi güçtür” Fiziksel olarak çok kötü durumda olunulsa dahi, sanal evrendeki bilgi akışı kişiyi gücün zirvesine ulaştırır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Bu yaşam üslubuna doğru ilerleyişin fark edilmesiyle, Neuromancer ve Count Zero çıkışlı Matrix fikriyle doğan, Matrix filmi çekilmiştir ve insanların ‘simülasyon-gerçek’ arası algıyı düşünmeleri sağlanmıştır. Daha sonra gelecek olan Animatrix vb. animasyonlar da, 3D üretimdeki artışın habercisidir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;SÜRREALİZM&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Gerçeklik, sürrealistlerce bu gibi ifadelerle kendini ortaya koyarken, daha eski bir tarihte, 1909’da fütürizmin öncülerinden Marinetti’nin kaleme almış olduğu “Fütürizmin ilk Manifestosu”nda daha sert ifadelerle kendini gösterir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;“(…)Dünyanın güzelliğinin, yeni bir güzellikle daha da zenginleştiğini açıklıyoruz: Bu güzellik, hızın güzelliğidir. Kaputu, soluğu patlayan yılanlara benzer büyük kornalarla süslü bir yarış arabası, motoru ısıtılırken kükreyen bir araba, Samothraki Zaferi’nden daha güzeldir.(…)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;“Biz çağımızın en son aşamasında bulunuyoruz! Olanaksızlığın gizemli kapılarını açmak için neden geriye bakalım? Zaman ve mekan dün yok olmuştur. Bizler artık mutlak olanda yaşıyoruz, çünkü artık sonsuz ve her zaman için var olacak olan hızı yaratmış bulunuyoruz.” &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;YENİ GERÇEKLİKTE TASARIM&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;1990’larda ortaya çıkan diyagramlar, üç boyutlu düşünceyle tasarım olgusuna katkıda bulundu öncelikle. Ancak eserin ortaya konduğu, üretildiği/inşa edildiği ‘sonuç’ safhasına değil de, tasarımın yapıldığı sürece katkı sağlar niteliktelerdi. Sonrasında ‘liquid architecture’ adı altında bir akım türedi ve ‘akışkan mimari’ gibi bir isimle dilimizde yer aldı. Bu gibi tasarım ‘niyetleri’ esasen form üzerine kurulu gibi düşünülüyorsa da, aslında işlevlerin iç içe geçmesi, tek mekanın birden fazla amaca hizmet etmesi, mekanların kolay üretilip-kaldırılabiliyor olması gibi pek çok fikri de içinde bulundurmaktaydı. Keza yine çağdaş mimaride kullanılan, yeniden popülerlik kazanan malzemelere bakacak olursak, bu malzemelerin doğadan oluşu, doğayı taklit eden form üretimine katkıda bulunuşu, enerji kaynaklarına minimum zarar vermesi gibi özelliklerin dışında, bu malzemelerin ürettiği mimarlığın değişken/dönüşken bir mimarlık olduğunu, yeri geldi mi mevsimlik olabildiğini, hem süresi hem kullanımı açısından yine bir sıvılığı, akışkanlığı ifade ettiğini söyleyebiliriz. Zamanın akıp gittiği bir uzamda, mekanın da akıp gitme isteği kadar doğru bir denklemden bahsedemezdik.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Teknolojinin özellikle mimari tasarımdaki getirileri, aslında iki farklı zamansal dönüşü de beraberinde getiriyor. Bunlardan ilki üretim biçiminin üç boyutlu nesnelerin üç boyutlu versiyonlarını eldelemek oluşu. Yani iki boyutlu plan-kesit-görünüş çizimleriyle mimarlık üretiminin evvelinde, maketlerden inşaata kısa yoldan bir sonuçlanma hikayesinin yeni versiyonunun bilgisayardaki modelleme-üretme tekniğinin alması, CAD’le tasarladığımız modellerin CAM teknolojisiyle üretilmesi. Böylece tüm bu tasarım ve üretim sürecinin çok daha hızlanması.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Londra Hyde Park’taki Serpentine Gallery için her sene ünlü bir mimar tarafından geçici olarak tasarlanan pavyonlar bunun güncel örneklerinden. 2003’te Toyo Ito’nun yaptığı algoritmik tasarımın başlangıcından montajının bitimine kadar geçen süre toplam 14 haftadır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Teknolojinin yarattıkları neticesinde geçmişe dönmenin ikinci örneği ise mimarlığın kavramsal manadaki akışkanlığı. Göçebe kültürdeki, göçebe mimarinin, hatta neredeyse çadır geleneğinin geri dönüşü yani. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Mimaride kullanılan tekstil malzemeleri, özellikle fuar alanlarında membran örtülerle ‘geçici yapı’ların inşası (Toyo Ito’nun pavyonunda gördüğümüz gibi kurulup sökülümü hatta) yine güncel örnekler. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Tekstil malzemelerin kolay kurulabilirliği kadar, estetik duruşu, akışkanlığı ifadesi de onu değerli kılıyor. Yukarıdaki örnek de, New York Central Park’ta Christo &amp;amp; Jeanne Claude sanatçı çiftin tasarımlarından biri.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Christo &amp;amp; Jeanne Claude, tekstil malzemeyi kullanışından etkilenen, Jenna Didier isimli Amerikan bir mimar, son derece sıradan bir cepheyi, bu şekilde yenileyerek, yapmış olduğu işe “liquid facade” adını vermiştir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Tüm bu değiştirme-dönüştürme, inşa etmek ve yapının kalıcı olmasını sağlamak yerine, kurup-sökmek, tabii ki akla Jacques Derrida’nın felsefi alanda ortaya koyduğu “dekonstrüktivizm” tanımını getiriyor. Gehry, Hadid gibi isimler dekonstrüktivist mimarinin yeni yüzyılda öncüleri olarak nitelendirilirken, dilimize ‘yapı-söküm’ ‘yapı-bozum’ gibi çevirilerle yerleşmiş olan dekonstrüktivizm tanımını aslında göçebe mimariyi andıran ve gerçek anlamda sökülüp/takılan, yapılıp/bozulan yapılar daha çok hak ediyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;2003’te Decoi tarafından tasarlanan Hyposurface örneğinde pnömatik sistemle oluşan bir hareketli yüzey örneği görüyoruz. Üçgen metal plakalardan oluşan ekranda, pixel yerine hava pistonları bulunuyor ve bu sayede desenler, yazılar oluşturuluyor. 60 cm yükseklikte saatte 90 km hızla giden bir dalgayı bu yüzeyde oluşturmak pek ala mümkün. (http://vimeo.com/7006011) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;HIZLI PROTOTİPLEME&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Rapid Prototyping teknolojisi ve beraberinde gelen üç boyutlu printer ve scanner’lar gerçek dünyaya sanal yollarla tasarım yaparken, gerçek ortamla sanal ortam arası araf bölgenin ortadan kalkmasını veya bütünüyle ikisi arasında yeni bir tek ortam yaratmayı başaracak gibi duran en önemli yeniliklerden biri. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;http://www.dailymotion.com/video/x2zx6i_rapid-prototyping-from-bmw-high-spe_auto &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;‘Yeni-kapitalizm’in getirdiği pek çok çıkmazı aşmamız da belki benzer bir teknolojinin, ekonomiyi tamamen başkalaştırmasıyla mümkün olabilir. Çünkü artık yaşadığımız dünya, geleneksel anlamda bildiğimiz dünya değil. Bunu her gün elimizin altındaki facebook, twitter gibi nesneler de, second life gibi oyunlar da, modellerimizi yaptığımız 3D max de kanıtlamış durumda. Bu yeni dünya hızın egemen olduğu bir dünya ve yeni alışkanlıklarımızla biz de hızla değişiyoruz, yani Heidegger’in söylediği gibi zamanı biz, zaman bizi var ediyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7875689563409015349-5503689210244003374?l=serandemiral.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://serandemiral.blogspot.com/feeds/5503689210244003374/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7875689563409015349&amp;postID=5503689210244003374' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7875689563409015349/posts/default/5503689210244003374'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7875689563409015349/posts/default/5503689210244003374'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://serandemiral.blogspot.com/2010/07/hz-simulasyon-sanal-gerceklik-yeni.html' title='Hız, simülasyon, sanal-gerçeklik (yeni-gerçeklik) üzerine'/><author><name>Seran Demiral</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02656353356119570306</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_EhwpfVZgJU0/SLPlLNDfb3I/AAAAAAAAAAM/-JWA0lT0m-c/S220/vay+be.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry></feed>
